
19. yy’ın sonlarına doğru Avrupa, iki ucunda da kristaller asılı duran bakır bir tele benziyordu. Büyük güçler arasındaki sürtüşme, bu teli alabildiğine ısıtmış, kopması an meselesi hâline gelmişti. Millî birliğini İngiltere ve Fransa’dan sonra inşâ eden Almanya, hem sömürge paylaşımında hem de kıta içi iktisadî paylaşımda bu iki devletle arasındaki açığı kapatmayı amaçlıyordu. Almanlarla aynı soydan gelen ve tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi son demlerini yaşayan Avusturya-Macaristan’la, yine Almanlar gibi geç toparlanan İtalyanların birbirine yakınlaşması, Avrupa devletlerinin iki ayrı kampa ayrılmasına sebep oldu: İttifak ve İtilaf devletleri. Bu kamplaşmada Rusya, İtilaf Devletleri’nin yani İngiltere ve Fransa’nın yanında yer alacaktı.
Aslında tarihteki savaşların çok azı ansızın patlak vermiştir. 1900’lü yıllara gelindiğinde, Kıta Avrupası, yeni yüzyılın bir savaşla açılacağının farkındaydı. Bu savaşla dünya yeniden şekillendirilecekti. Yüzyılın başında hâlâ daha Balkanlar’da ciddi bir toprağı bulunan Osmanlı İmparatorluğu, elbette bütün bu gelişmelerden an be an haberdardı ve artık bir hâriciye disiplini hâline gelmiş denge politikasıyla, geleceği görmeye çabalıyordu. 1914 yılında, bir Sırp gencinin Saraybosna’da bir köprü üzerinde Avusturya-Macaristan İmparatorunu öldürmesiyle başlayan I. Cihan Harbi’nden önce, Osmanlı İmparatorluğu’nun taksimâtının nasıl yapılacağı zaten görüşülüp karara bağlanmıştı. Eğer İngiliz ve Fransızlar sözlerinde dururlarsa, Boğazlar Ruslar’a verilecek ve Çarlık, sıcak denizlere inme konusundaki tarihî hayâlini gerçekleştirmiş olacaktı.