İnsanın Beyniyle Düşünmeye Başlamasının Tarihi Yenidir Yahut Biraz da Kalbimizle Düşünsek?

İslâm kültür ve medeniyetinin kalp ile akletme arasında kurmuş olduğu bu irtibatın ne denli kabul gördüğünü, söz konusu irtibatın dilimizdeki yansımalarından da rahatça anlayabiliriz. Bir kimsenin kalbini okumak, birinin kalbiyle konuşması, sevilen birinin önce gönlünü çelmeye çalışmak, ardından da onu gönülden çıkarmamak, olacak birtakım şeylerin insanın gönlüne doğması ve nihayetinde neyi yapıp neyi yapmayacağımızı paşa gönlümüzün bilmesi, hep kalbin akletmek gibi bir özelliğinin de bulunduğuna ilişkin anlayışın birer işaretleridir.

Mostar Dergisi Şubat 2017 Fikir

Fikir – İbrahim Aksu 

İnsanın beyniyle düşünmeye başlamasının tarihi yenidir desek, İslâm düşüncesi açısından –ki Batı düşüncesi için de aynı durum söz konusudur- çok da yanlış bir şey söylemiş olmayız. Zira klasik İslâm düşüncesinin hemen her disiplininde modern zamanlara değin yaygın görüş, düşünmenin merkezinin kalp olduğu şeklindeydi. İnsanın kalbiyle düşünebilen bir varlık olduğu fikri, gözlerini modern zamanlarda dünyaya açmış bizlerin kulaklarına elbette biraz “tuhaf” gelebilir. Fakat tarihin her döneminde durumun bu şekilde olmadığını unutmamak gerekir.

Kalbin Bir Eylemi Olarak “Akletmek”

Kur’ân-ı Kerîm’in normal şartlar altında “düşünen” (el-Hacc, 22/46), ancak insanın yapmış olduğu birtakım eylemler neticesinde “mühürlenen” ve “anlama”sı (et-Tevbe, 9/87) artık imkânsız hale gelen bir kalpten bahsetmesi, diğer özellikler yanında kalbe “akletme” gibi bir nitelik de atfetmesi, İslâm âlimlerinin önemli bir bölümünün akletmeyi ve idrak etmeyi kalbe ait bir fonksiyon olarak görmesinde etkili olmuştur. Bunun yanında, İslâm dünyasının kendinden önceki ilmî geleneklerden tevarüs ettiği fennî birikimin önemli bir kısmının akletmeyi nihaî noktada yine kalbin bir eylemi olarak sunması da bu yaklaşımı desteklemiştir.

Yazının devamı; Mostar Dergisi Şubat 2017 sayısında.