Operasyon 1915 Çanakkale

Ozan Bodur, üniversite öğrencilerine verdiği konferanslar ve çeşitli vakıflar tarafından icra edilen tarih söyleşileri aracılığıyla tanınan genç kuşak araştırmacı yazarlarımızdan. Biz de kendisiyle Şubat ayı içinde Eşik Yayınları’ndan yeni baskısı yapılacak olan “Operasyon 1915 Çanakkale” isimli belgesel romanını konuştuk.

Mostar Dergisi Şubat 2017 Söyleşi

Söyleşi – Davut Bayraklı

“Operasyon 1915 Çanakkale” çalışması için, literatürün tarih alanına katkı yapan bir Çanakkale savaşları kitabı diyebilir miyiz?

Hem evet, hem de hayır… Çünkü eser, salt bir Çanakkale savaşları kitabı değil. Çok daha geniş bir bakış açısına sahip.

 Ama ismi Operasyon 1915 Çanakkale, böyle bir çağrışım yapmıyor mu sizce?

Elbette öyle, lakin biz bu eserde 1915 Çanakkale’sini değil, adı 1915 Çanakkale olan özel bir Operasyon ’un öyküsünü anlatıyoruz.

Peki, bu operasyonun, bizim tarihimizle ilgisi ne?

Bu operasyon doğrudan bize yapılıyor… Kadim Türk’e, medeniyetimize ve kültür havzamıza, halimize ve âtîmize… Sadece Çanakkale’ye değil; Musul, Kerkük ve Bağdat’a, Filistin ve Bakü’ye, hatta sonunda İstanbul’a yapılıyor.

Siz, 1915 yılında Osmanlı Devleti’ne yapılan gizli bir operasyondan mı söz ediyorsunuz, kurgunuz bu mu?

Evet, 1915 yılında Çanakkale üzerinden başlayıp Musul, Kerkük, Şam, Filistin ve Bağdat üzerinden Bakü’ye, ardından son darbeyi İstanbul’a vuran bir operasyondan bahsediyorum. Ancak okuduklarının ne kadarının kurgu olduğuna okuyucu karar verecek.

Eser bir kurgu roman değil mi?

Elbette kurgu unsurları var ama eser bir belgesel roman. Bu bağlamda okuyucu birçok gerçekle karşılaşacak. Osmanlı Mebûsan Meclisi’nde vekil arkadaşlarından bazılarına dönerek “Memleketi Siyonistlere satıyorsunuz!” diye haykıran bir mebus ile tanışacak mesela. Bunu söylediğinizde bazıları zorlama bir kurgu ve kahraman olduğunu düşünebilir ancak hem o mebus hem de o sözler, ne bir kurgu ne de hayal ürünü olmadığı gibi, Mebûsan Meclisi’nin gizli zabıt ceridelerinden alınan şeylerdir. “Asılacaksan İngiliz sicimi ile asıl” diyen bir Sadrazam tanıyacak mesela, hemen ardından makam odasında, evinden getirdiği sefer tasıyla yemek yiyen bir başka Sadrazam. Ülkesinin devlet başkanını yabancı büyükelçilere şikâyet eden aydınlar görecek mesela. İlginç akrabalık ilişkilerine tanıklık edecek. İyi tanıdığını düşündüğü isimleri hiç tanımadığını görecek örneğin. Bunların her biri çeşitli hatıra ve kitaplardan derlendi. Kurgu, bence tartışmalı bir husus; kime göre, neye göre? Şimdi romana konu olan birkaç spor kulübü var, açıyoruz resmî tarihini, şu tarihte, şurada kuruldu, diyor. Oysa biz biliyoruz ki o tarihte değil, ondan 20 sene önce İstanbul’da, Filistin’e Siyonist göçleri organize etmek için kuruldu. Bugün bizim çocuklarımız bu kulübün futbolcularının ismini ezbere biliyor ancak kulübün gerçek tarihini bilmiyor. Aynı şey, bir yönden bizim spor kulüplerimiz için de geçerli… Senede bilmem kaç milyon dolar alan futbolcunun yedi ceddini tanıyan gençler, ömrü Kafkas Cephesi’nde gaza meydanlarında geçen birçok Teşkilât-ı Mahsusa operasyonuna katılan Beşiktaşlı orta saha oyuncusunu tanımıyor mesela. Takımlarının küfürlü bestelerini avazı çıktığı kadar bağıran gençler, kulüplerinin marşının Çanakkale’nin kanlı siperlerinde, hem de şehit olan bir asker tarafından yazıldığını bilmiyor. Bunlar tabii en basitleri… O dönemin Kraliyet laboratuvarlarına gideceğiz ve okuyucu, burada çalışan profesörlerden birinin nasıl İsrail’in ilk Cumhurbaşkanı olduğunu görecek. İstanbul’da Hukuk eğitimi alan David isimli gencin, İsrail’in nasıl başkanı olduğunu öğrenecek. Okuduğunuz zaman hep kurgu ama bir düşünelim şimdi bunların hangisi kurgu? Bize gerçek olarak anlatılan mı kurgu, yoksa kurgu olarak düşündüğümüz mü gerçek?

Anlaşılan oldukça hızlı bir romanla karşı karşıyayız.

Okuyucu sert geçişler için kendini hazırlamalı. Theodor Herzl, Dünya Siyonist Kongresi’nde konuşurken o salonun köşesinde oturan bir Türk ajanının yazdığı raporu okuyacak mesela. Sonra birden Siyonizm’in en tehlikeli adamı olan Vladimir Jabotinsky ile tanışacak. Tabii ardından Paterson ve Allenby… Basel, Londra, Kahire, Kudüs, Halep ve İstanbul’da inanılmaz sahnelere şahitlik edecek ve tüm bu şahitlikleri esnasından yolu ısrarla bir yere düşecek; Beylerbeyi Sarayına, Sultan Abdülhamid Han’ın yanına.

Peki, II. Abdülhamid Han’ın bu operasyonda ki rolü ne?

II. Abdülhamid Han, sadece devletimizi değil medeniyetimizin direnç mekanizmasını ve mücadele cehdini temsil eder. Bundan dolayı hayatının her bir ayrıntısı titizlikle incelenmeli ve gençlere anlatılmalıdır. Bu operasyonda Sultan, ilk aşamanın yani önce devleti başsız bırakmanın temel hedefidir. Çünkü başı olmayan bir vücudun, yaşayabilse bile istikamet tayin edemeyeceği açıktır. Kaldı ki tahtan indirilişinden dokuz yıl sonra devlet mekanizması fiili olarak çöktü. İşte tam da bundan dolayı II. Abdülhamid Han, son dönem tarihimizin en büyük millî kahramanlarındandır. Azmi, mücadele ufku, mukavemeti, reform hareketleri, eğitim hamleleri, dâhiyane projeleri vs. Bundan ötürü, ilmî azameti politik görüşlerinin gölgesinde kalan Atsız Bey, Sultan’ı tarif ederken, herkesin “Kızıl Sultan” dediği bir atmosferde, ona “Gök Sultan” der. Biz, Gök Sultan’ın tahtan indirilmesinden sonra kadîm bir medeniyete yapılan acı bir operasyonu anlatacağız. Sadece askerî değil, ilmî ve ahlakî çöküşümüzü de… Yani bu romanın konusu sadece toprağımızı nasıl kaybettiğimiz değildir; bugün muhtaç olduğumuz ve bizimle birlikte Arakan’ın, Halep’in, Açe’nin, Gazze’nin ve Urimçi’nin de muhtaç olduğu ruhumuzu nasıl kaybettiğimizdir.