Türkiye Arapça Kitap ve Kültür Günleri Başlıyor!

Geçtiğimiz yıl 10’a yakın ülkeden çeşitli yayınevleri, birbirinden kıymetli araştırmacı ve akademisyenlerin katılımı ve uluslararası mecrada büyük bir ilgiyle karşılanan Arapça Kitap Fuarı, bir kitap fuarından ziyade tam bir kültür şölenine sahne olmuştu. 2016 yılında Haşimî Yayınevi ve TYB İstanbul Şubesi’nin organizasyonuyla düzenlenen kitap fuarının bu yıl ikincisi, İstanbul Sultanahmet Vakfı’nın da katkılarıyla Sultanahmet Medresesi’nde, 17-26 Şubat 2017 tarihinde “Türkiye Arapça Kitap ve Kültür Günleri” adıyla ziyaretçilerine kapılarını açacak. Etkinlikler, katılım sayısı ve kapsam açısından bu yıl bir adım daha ileri götürülecek olan organizasyon bağlamında Semerkand Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Ali Sözer ile konuştuk.

Mostar Dergisi Şubat 2017 Söyleşi

Söyleşi – Mehmet Erikli, Davut Bayraklı 

Arapça Kitap Günleri nasıl ortaya çıktı? Bu fikir nasıl oluştu?

Bu fikrin temelinde bizim, özellikle İslâm dünyasında ve batıda yapmış olduğumuz fuar ziyaretleri var. Çünkü Frankfurt kitap fuarına gidiyorsun, İslâm dünyasından birçok yayıncı görüyorsun. Artık yıllar olmuş, orada irtibatlar, okyanus ötesinden bağlantılar ve tanışıklıklar var. Aynı kişilerle İtalya’daki Bologna Çocuk ve Gençlik Fuarı’na gidiyorsunuz. Orada görüyorsunuz. Sonra Fransa’da Cannes’da televizyonculuk fuarları var. Örneğin MIPCOM dedikleri platformda dünyanın her yerinden gelen katılımcılarla dört gün boyunca en etkili konferanslar, gösteriler ve satış rekorları kıran program ve araştırmaların tanıtımları yapılıyor. Çeşitli yerlerde bunun, fuar ve televizyonculuk anlamında küçük uyarlamaları mevcut. Bir bakıyorsunuz, kitap yayıncılığı alanında benzer bir organizasyona İslâm ülkeleri; Endonezya’dan, Malezya’dan, Afrika’dan, Arap dünyasından yayıncılarla katılıyorlar.

Ve bu size bir fikir verdi, öyle mi?

Aynen öyle. Burada bizim çok pasif olduğumuzu, bu ülkelerle pek de irtibat halinde olmadığımızı gördük. Sonra Haşimî Yayınevi’miz var, yedi yılda 90 kitaba ulaşan. Bundan 5 yıl önce 30-32 kitaba ulaşmıştık. İçimizde bir şeyler depreşmeye başladı ve fuarlara katılalım dedik. Türkiye’de, bu hususta ardı sıra gidebileceğimiz tecrübeli kimseler de yoktu. Bize en yakın fuarı, 2011-2012 Berlin Fuarı’nı gördük. Tabi önceden Kahire kitap fuarına gitmiştik. Erbil Kitap Fuarı’na da 2011 yılında ziyarete gittik. 2012 yılında da katılma kararı verdik ancak fuar tarihi maalesef geçmişti. Oradan tanıdıklara durumu bildirdik, açıkçası biraz kulis yaparak bu tür kültürel işlerde bastırarak, kendimize bir fuar yeri belirledik. 32 adet Arapça kitapla ve bazı Türkçe kitaplarla gittik oraya. Haşimî Yayınevi fuarın yıldızı olmuştu. Poşetlerimizin rengi, fuar alanına hâkimdi, bütün koridorlarda bizim kitaplarımız vardı. Özellikle Türkçeye olan ilgi çok dikkatimizi çekti. Orada, Türkiye’de herhangi bir fuarda satacak Türkçe kitap sattık. Ama bizim orada bulunma sebebimiz Arapça kitaplardı ve bazı kitaplarımız üç gün içinde bitti. Bin adet kitap satmak, okura ulaştırmak, çok önemli bir başarı.

Ve bu memnuniyetiniz, önünüzdeki fuarlara itici bir güç teşkil etmiştir diye düşünüyorum. 

Pek tabii. Biz buradan bir hayalle diğer fuarlara da katıldık. Kahire, Beyrut, Tahran ve Tebriz kitap fuarına gittik. Tahran ve Tebriz’de lojistik olarak büyük problemler yaşadık. Onun dışında Beyrut’un, Arap yayıncılığının merkezi olmasına nazaran çok da fazla bir kitap okur kitlesine sahip olmadığını gördük. Ama Kahire, darbeden sonra üçte bir oranında küçülmesine rağmen hâlâ İslâm dünyasının en büyük fuarının düzenlendiği yer konumunda. Tahran Kitap Fuarı büyük bir fuar ama Şiî merkezli. Tüm İslâm dünyasını Sünnî merkezli temsil eden fuarsa Kahire. Fuarlarda şunu gördük, tarla gibi bir yerde, toprağın üstünde yığılı kitaplar var ama bütün İslâm dünyası orada. Biz, İslâm dünyasının büyük bir ülkesiyiz ama burada böyle bir şey yok.

Peki, tam burada fuar organizatörlüğüne geçiş hikâyesinden bahseder misiniz biraz?

Biz, üç, dört yıllık tecrübenin ardından, oradaki enerjiyi, arkadaşlığı, kardeşliği, kültürel bağı ülkemize de taşımak istedik. Biliyoruz ki âlimlerimiz, Molla Güranîler, Molla Fenârîler, Kahire’de eğitim almışlardı. Seyyid Şerif Cürcanî, Şiraz’dan kalkıp Kahire’de eğitim aldı ve orada Molla Güranî ile arkadaş oldu. Bu arkadaşlık vesilesiyle Bursa’ya ziyarete geldi. Yani bu tür ilişkiler her zaman çok önemli olmuştur. Biz de böylece 2016’da ilk fuarımızı yaptık. Öncesinde Sudan-Hartum’daydık. Sudan, Batılıların ambargosuyla sıkıştırılmış bir bölge ama orada da aynı Kahire’deki, Erbil’deki gibi kültürü çeken bir şey var. Bu bağlamda öteden beri Türkiye’deki klasik kitaplarla ilgili bir proje düşünüyorduk. İlahiyat camiası, klasik medreseler, imam hatipler hep bu konudaki düşüncemizin içerisindeydi. Son yıllarda Suriye’deki kardeşlerimizin ülkemize sığınmış olmaları da bizi, İslâm dünyasının önemli bir devleti konumundaki Türkiye’de neden böyle bir şey olmasın, sorusuna itti. Böyle bir hayalle sıvadık kollarımızı. Geçtiğimiz yıl, TYB İstanbul Şubesi’nin yerleşkesi olan tarihî Kızlarağası Medresesi’nde gerçekleştirdik fuarı. Yer küçüktü. Kitapları normal kütüphane şeklinde raflara dizdik. Böyle olduğu halde çok büyük bir ilgiyle karşılaştık ve bu konuda tecrübe kazandık.

Geçen yılki fuara olan yoğun ilgi, bu sene tekrarlanacak organizasyonu doğurdu bir nevi. 2017’de bu iş, bir adım daha ileri gidecek zannedersem. 

Geçtiğimiz yılkı fuara, “Bıraktığımız yerden başlıyoruz” sloganıyla başlamıştık. Bıraktığımız yerden başlıyoruz derken, bu topraklarda yaşamış ve halen yaşayan Türklerin, Kürtlerin, Acemlerin ve diğer müslüman halkların ürettiği bir sürü Arapça ve Farsça eserin varlığına dikkat çekmek istemiştik. Bu hazinelerden irtibatımızın kesilmesi, tedavisi zor bir tramvaya sebep olmuştur. Dolayısıyla biz, başlamaktan bahsettik ve silsile halinde bunun devam edeceğini belirttik. Geçen seneki Kızlarağası Medresesi, mekân anlamında, beklediğimizin üzerinde gerçekleşen ilgiden dolayı ihtiyacımızı tam karşılayamadı. O günlerde hemen Sultanahmet Cami’nin müştemilatı içinde olan Sultanahmet Medresesi’ni düşündük. Hâlihazırda günümüzde de birçok âlimin ders verdiği bir yer orası. Mesela günümüz muhaddislerinden Doktor Mücir el-Hatib, Buhârî dersleri veriyor. Bu yılki organizasyonu o medresede düzenleme fikrini o günlerde görüştük ve orayı ziyaret ettik. Bu konuşmalar zaman ilerledikçe bir mutabakata dönüştü. Şimdi gelinen noktada, TYB İstanbul Şubesi, Haşimî Yayınevi ve İstanbul Sultanahmet Vakfı ile üçlü olarak bu organizasyonu düzenliyoruz. Bu yıl etkinlikler yönünden de çok fazla şey olduğu için ismini de değiştirmeye karar verdik. Çok daha kapsayıcı bir isimle bu organizasyonun adına “Türkiye Arapça Kitap ve Kültür Günleri” dedik. Çünkü geçtiğimiz yıl kültürel açıdan da, İslâm dünyasından gelen misafirler açısından da büyük bir ihtiyaca cevap ve elim bir yaraya merhem olduğunu düşünüyoruz bu meselenin. Dolasıyla geçen yılki başlangıca göre çok daha kendini bulan bir etkinlik olacak.

Bu yıl ikincisi yapılacak olan fuara kimler katılıyor, ne gibi etkinlikler olacak?

Biz, bu hayallerimizi gerçekleştirmek için vesileler ararken birçok kimseye de bunlardan bahsetmiştik. Evet, bunlar yapılmalı, diyen devlet kurumlarının destekleri bizleri çok mutlu etti. Bunlar arasında Kültür Bakanlığı’nı, Diyanet Vakfı’nı, İSAM’ı, Marmara İlahiyat Fakültesi’ni, Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nu ve TİKA’yı sayabilirim. Geçtiğimiz yıl özellikle eserleriyle Türk Tarih Kurumu katıldı. Bize destek verdiler. TİKA, Türkiye’nin özellikle stratejik kültürel hedefleri, hayalleri olan kurumlarından olması hasebiyle bizim fuarımıza teşrif eden İslâm dünyasından âlimlere konaklama, ulaşım gibi imkânlar sağlayarak destek verdi. Geçtiğimiz yıl, 15 ülkeden 20 civarında ilim adamı, yayıncı geldi TİKA desteğiyle. Bu yıl, bu sayı çok daha yükselecek. 70-80 kişiden bahsediyoruz. Türkiye’de bu konuda önemli ilim adamları, müderrisler, doğudan alimler var, bunları da davet edeceğiz. Türkiye’de öteden beri bildiğimiz Arapça eserleri tahkik eden Kütahya’da İlyas Kaplan Hocamız var. Bu değerli kişileri de bu yıl fuara davet ettik.

Peki, fuara katılan kitle hakkında bir analiz yapsanız, neler söylemek istersiniz?

Burada underground bir kitleden, kendi değerini bilmeyen, birbirinden haberdar olmayan bir kitleden bahsediyoruz. Sayıları belki 50 belki 100 bini bulan klasik medrese talebelerinden, özellikle doğuda ve İstanbul’da benzeri yerlere yayılmış kişilerden bahsediyoruz. Çünkü Türkiye’ye giren kitapların istatistikî verileri var. Arap yayıncılarının çok ilgisini çeken bir ülke Türkiye. 30-40 konteyner kitaptan bahsediyoruz. Onlar, Türkiye’de böyle bir hedef kitlenin olduğunu biliyorlar. Ama kalkıp Arapça roman, hikâye, Arap edebiyatı veya analitik tahlil kitaplarını satamıyoruz burada. Bunlar, daha çok Arap okuruna hitap ediyor. Burada daha çok kaynak kitaplardan, İslâm kültürünün kitaplarından bahsediyoruz. Son asırda meşhur olmuş bazı âlimlerin eserleri ilgiyle takip ediliyor. Mesela Ali Tantavî’nin hatıratı var. Merhum Şa’râvî ve Osmanlı âlimlerinden merhum Muhammed Zahid el-Kevserî var. Bu eserler özellikle takip ediliyor külliyat olarak. Ama baktığınızda Necip Mahfuz örneğin, eserleri Arap dünyasında meşhur bir yazardır ama burada ne kadar bilinir? Belki tanışıklık üzerinden Mahmud Derviş, Nizar Kabbanî gibi isimlerin bir, iki kitabı gider ama bu isimleri, Türkiye’deki Sezai Karakoç’u, Necip Fazıl’ı, Nazım Hikmet’i takip eder gibi bir okur kitlesinin takip ettiğini söyleyemeyiz. Böyle bir okur yok yani. Belki şimdi Suriyeli okurlarla yavaş yavaş böyle bir tabakanın oluştuğunu söyleyebiliriz. Biz bu kitleye ulaşmayı özellikle hedef edindik.

Geçtiğimiz yılki fuar üzerinden konuşursak en çok nerelerde yankı buldu ya da kimlere hususiyetle duyuruldu?

Biz Türkiye’deki tüm İlahiyat fakültelerine, müftülüklere, klasik usulde eğitim veren medreselere, araştırma merkezlerine davetiye yolladık. Şöyle bir niyetimizin olduğunu düşünüyorum: Türkiye’de Arapça beş kitap satmış yayınevine dahi ulaşıp adını, orada Türk bayrağı altında sergilemeliyiz. Hiç kimse Türkiye’de bu kadar Arapçayla ilgili yayınevi ve kurum olduğunu bilmiyordu. Devlet kurumlarının Arapça eserlerinden, 15-20 civarı çeşitli yayınevlerinin kitaplarından bahsediyoruz. Şöyle bir hedef uyandı gönlümüzde; Kahire’ye 20 yayıneviyle katılmak. Biz, İslâm dünyasında sözü olan bir ülke olmak istiyorsak bu tür kültürel birliktelik şart. Zaten Lozan’da sınırlarımız belirlenirken bu sınırlardan her türlü melânet, terör, bombalar, kötülük, esrar, kaçakçılık girsin ama kültür, kardeşlik girmesin istendi. Maalesef böyle bir temel atılmış. Yazılım buna göre yapılmış. Yeni bir format çekmeye ihtiyaç var. Mesela bize Eskişehir’den, Mersin’den, Sivas’tan, Van’dan kitap almaya gelenler oldu. Birkaç günlüğüne fuara ziyarete gelenler oldu. Bazı kurslar fuarımıza özel, kursta tatil yaptılar. Yalova İlahiyat’tan otobüslerle öğrenciler geldi. Dolayısıyla buna göre bir hazırlık yaptık. Mesela Türkiye Gençlik Vakfı, bütün imam hatip ve ilahiyatların İstanbul’daki öğrencilerini getirecek. Böyle bir kitlesel çalışmaya ihtiyaç var. Genç-Kon aynı şekilde Türkiye’nin birçok yerinden öğrenciler getirecek. Onun dışında Beşir Derneği’nin belirttiğine göre İstanbul’da 35-38 bin kayıtlı öğrenci var Suriyeli. Böyle bir çalışma yapıyoruz kitleye ulaşması açısından. Yine çok yaygın bir şekilde afişlerle, sosyal medya, davetiye üzerinden ulaşmaya çalışıyoruz ilgililere.  Çünkü bu kitlenin uyarılması, uyandırılması gerekiyor. Geçtiğimiz yıl 35 bin kişi ziyaret etti fuarımızı. Bu yıl, bu sayının 100 bin olacağını düşünüyoruz.

Bir de kültürel etkinlikler var. O kısımda neler olacak?

Geçtiğimiz yıl Kızlarağası Medresesi’nde duvarlara, içerdeki hücrelere ve odalara raflar dizdik. Orta kısmı boş bıraktık. Bu alanı seminerlere ve konferanslara ayırdık. Kitap almak için, burayı görmek için gelenler oldu. Aynı gün içinde üç etkinlik oldu çoğu zaman. Örneğin gün içerisinde saat 2’de 4’de ve 6’da çok önemli akademisyenler, İslâm dünyasından gelen âlimler konuştu, seminerler verdiler. Mesela Bedri Gencer, Yusuf Kaplan, Ebubekir Sifil, Ahmet Turan Aslan, Dr. Mücir el-Hatip konuştu. Sudan’dan Tarık Muhammed Nour misafirimizdi. Cezayir’den Diyanet İşleri Başkan Vekili yardımcısı konuştu. Aynı şekilde Almanya’dan Faslı bir âlim vardı. Fas’tan, Ürdün’den, Lübnan’dan, Yemen’den misafirlerimiz vardı. Mısır’dan Ahmed Ferid el-Mezidî vardı. Bu öyle kıymetli bir ilim insanı ki, Türkiye’de birçok âlimin eserlerini tahkik etmiş, yaklaşık bin dört yüz kişilik ekibiyle Osmanlı dönemindeki eserleri tahkik etmiş, bizzat kendisinin tahkik ettiği 400’e yakın eser ve risale var. Yani bu tür âlimler geldiler, konuştular. Suriyeli çocuklar için etkinliğimiz oldu bir de. Geçtiğimiz yıl 10 bin Suriyeli çocuğa özel hazırlanmış Arapça çocuk dergisi hediye ettik. Beşir Derneği’nin desteğiyle ülkemizi anlattık. Bu yıl, bu sayı 20 bine çıktı. Mesela orada Suriyeli çocuklar kendileri resimlerini çizdiler. Onlara sorduk bazı şeyleri. Bunları hazırlıyoruz. Onlara eğlenceli bir dergi hazırlamaya çalıştık. Bu yıl istiyoruz ki verdiğimiz dergiyle bir gece de olsa, birkaç gün de olsa oynayıp sevinsinler. Ülkemizi anlatmak istiyoruz onlara. Daha doğrusu Suriyeli çocuklara ülkemizi soruyoruz. Böyle bir etkinliğimiz var. Bunun dışında geçtiğimiz yıl 4 dilde; Kürtçe, Farsça, Arapça ve Türkçe kasideler seslendirdik. Arapça şiir etkinlikleri oldu. Bu yıl, bu etkinliklerimiz çok daha geniş olacak. Çünkü bu yıl özellikle fuara gelen, hem Türkiye’den hem yurt dışından 150-200’e yakın ilim adamı ilk 4 gün orada olacaklar. Çok önemli söyleşilere sahne olacak. Belki fuardan canlı yayın yapacağız. Mısır, Pakistan, Hindistan, Bağdat; yine Erbil ve Kuzey Irak’tan âlimler geliyor. Mısır’dan, Sudan’dan bu yıl Sahra’ya da biraz açılıyoruz. Moritanya, Liberya, Nijer, Nijerya… Buralarda önemli İslâmî ilim birikimi var. Fas’tan çok önemli bir müfessir geliyor. Bu âlimleri aynı zamanda bir araya getirmenin tarihî bir sorumluluk olduğunu düşünüyoruz. Bu yıl etkinlikler açısından da yer açısından da ulaşılabilirlik kolay olacak. Geçtiğimiz yıl fuara gelen kişilerin üç gün boyunca orada olduğunu gördük.

Sonuç olarak beklenti nedir? Ana hedefe ulaşılabilecek mi acaba?

Bizim hedefimiz, tarihî sorumluluk olarak, siyaseten İslâm dünyasından kültür, ilim ve kardeşlik açısından önde olan ülkemizin bazı şeylere ön ayak olması. Bizim ümmet bilincinde bu yatıyor, öyle değil mi? Mesela Suriyeli kardeşlerimizin, geçtiğimiz yıl bizlere söyledikleri gibi, kendilerini evlerinde hissedeceklerini düşünüyoruz tekrardan. Zaten Türkiye onların da ülkesidir. Nasıl Suriye bizimse Türkiye de onlarındır. Bizim sınırlarımız böyledir. Şimdi Kilis’ten öteye gittiğimizde Bayırbucak Türkmenleri’ni ya da ülkemizdeki Arapları ne yapacağız? Kosova’dakileri ne yapacağız? Bütün bunlar bu tür irtibatları sağlamak içindir. Zaten zemin sağlam olunca tohumlar meyve veriyor. Zemin sağlam olmayınca propaganda broşüründen öteye bir şey gitmiyor. Çok büyük paralar harcanıyor. Çok önemli programlar, etkinlikler yapılıyor ama faydası olmuyor. Biz bunun bir tarla olduğunu düşünüyoruz. Burada bir ekin ektiğimizde bunun meyve vereceğini, filiz vereceğini, yeşereceğini düşünüyoruz. Biz bir şerle Arapçadan ayrıldık. Böyle bir şerli zamanda İslâm dünyasıyla yeniden irtibat kuracağımızı düşünüyoruz. Sadece Arapçayla değil, Farsçayla, Urducayla diğer müslüman Türk ülkelerle de irtibat kuracağımızı düşünüyoruz. Türkiye’deki yayıncılara da bu iletişimin faydalı olacağını düşünüyoruz. Türkiye’nin öteden beri el yazması eserleri açısından önemli bir merkez olduğunu biliyoruz. Çok önemli eserler var Türkiye de. Öteden beri Amerika’dan, Londra’dan, Vatikan’dan, çeşitli yerlerden gelip eserlerimizin araştırılıp oralarda basıldığını, edisyon ve kritik yapıldığını biliyoruz. Niye biz burada yapmayalım? Kamu kurumlarında artık Arapça eserler basılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu eserleri Erzurumlu İbrahim Hakkı, İbn Kemal, Ebussuud Efendi gibi bizim âlimlerimiz yazmış. Yazdığı, en önemli tefsirlerden biridir. Bundan 600-700 yıl önce Sivas’ta çok önemli Şihâbüddîn Ahmed es-Sivâsî hazretlerinin tefsiri vardır Arapça. Kemal İbni Hümam Arap dünyasının en önemli fakihlerinden birisidir, Hanefî fakihi. Kendisi Sivaslı’dır. Bâbertî, çok önemli, Bayburtlu’dur. İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin 300’e yakın eseri vardır Arapça ve Türkçe olarak. Cemalettin Aksarayî’nin aynı şekilde.

Zahid el-Kevserî hazretleri?

Tabi, onu söylemeden de geçemeyiz. Bir de mesela Mustafa Sabri Efendi Mısır’a gittiğinde Mısırlı bir âlim diyor ki “Asitane’den iki gemi geldi, Mısır’ın üzerindeki sisli bulutları dağıttı”. Onlar Ehl-i sünnetin bayraktarıydılar. Biz şunu düşünüyoruz: Bu sokaklarda yürümüş, dolaşmış, bu bizim medreselerimizde ders vermiş, bizim camilerimizin hazirelerinde medfun âlimlerin eserlerine, onların anlattığı şeylere ulaşmamız gerekiyor. Bunlar sadece itikad, tefsir, hadis değil. Savaş sanatı, ahlâk, matematik, optik de var. Bugün gözle alakalı bundan bin yıl önce âlimlerimizin kılcal damarları dahi çizdiklerini biliyoruz. Yakın zamana kadar bazı duvarlardaki tarihî tuğraların betonla örtüldüğünü biliyoruz. Velhâsıl bunun hayırlı bir yürüyüş olduğunu düşünüyoruz. Türkiye Arapça Kitap ve Kültür Günleri’nin bu yıl ikincisi olacak ancak yirmincisinin olacağı günleri de görürüz inşallah. Kardeşliğimizin sağlam bir zeminde olmasını istiyoruz. Fas’tan bir âlim getirdiğimizde, burada, iki günde kendimizi kandıracak bir etkinlikle değil de, onun bizi bulacağı, bizim onu bulacağımız, konuşabileceğimiz bir zemin hazırladığımızı düşünüyoruz. Bu yılki etkinliğimizin sloganı da “Yüzyıllardır sönmeyen ışığımız âlimler ve kitaplar”

www.arapcakitapgunleri.com