Balkan Savaşı’nda Bir Fırtına Tuttu Bizi

Balkan Savaşı’yla ilgili az eser olmasının sebebi, bu savaşın bizim açımızdan bir “bozgun”la sonuçlanması. Akıl almaz ve neresinden baksanız garabet bir hezimet yaşamışız. Sanıyorum, psikolojik olarak inkâr ve yok sayma mekanizmamızı devreye sokmuşuz ve bu hüzünlü, trajik, acı verici olayı okuyarak ya da yazarak tekrar yaşamak, yaşatmak istememişiz.

Mostar Dergisi Mart 2017 Söyleşi / Ş. Adnan Şenel

Söyleşi / Davut Bayraklı 

Adnan Bey, sizinle, Mostar Tarih Romanı yarışmasında birinci olan “Selânik İçinde Sâla Okunur” adlı eserinizi konuşmak istiyoruz. Fakat önce okurlarımızın tanıması açısından, kendinizden biraz bahseder misiniz?

Memnuniyetle. Aslen Kastamonulu olmakla birlikte, Ankara’da doğdum; iki sene öğretmenlik yaptığım İstanbul’u saymaz isek hep Ankara’da yaşadım ve hâlen bir kamu kuruluşunda basın müşaviri olarak çalışıyorum. Kamuya geçmeden önce Ankara’da ve İstanbul’da çeşitli dergi ve gazetelerde yazar, editör ve idareci olarak çalıştım. Hâlihazırda bazı kültür-sanat dergilerinde sinema ve edebiyat konulu yazılarımla kalemimi işlek tutmaya gayret gösteriyorum.

Öncelikle yarışmaya katılma süreciniz nasıl oldu? Romanın konusunu seçmeniz ve hazırlık aşaması hakkında da bilgi verebilir misiniz?

Mostar Dergisi’nin tarihî roman yarışması açtığını, aynı gün içinde iki kaynaktan öğrendim. İnternet üzerinde duyuruyu gördüm ve o günün akşamı, bir arkadaşım da duyuruyu görmüş; beni arayarak yarışmaya girmem için bir nevi teşvik etti. Romanın konusu zaten belliydi; yani Balkan Savaşı konusunu daha önce seçmiştim ve romanın yazım sürecinin de sonuna gelmek üzereydim. Kim bilir, hem yarışmanın açıldığı, hem de romanımın bitmek üzere olduğu tarihlerin çakışması, belki güzel bir tevafuk oldu. Ben, Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin “Görelim Mevlâm neyler, neylerse güzel eyler” sözünü çok severim. Bu yarışmanın açılmasının da, romanımın dereceye girmesinin de, Mevlâm’ın eylediği güzel şeylerden biri olduğuna inanıyorum.

Hazırlık aşaması epeyce zorlu geçti dersem abarttığımı düşünmeyin lütfen. Balkan Savaşı’nın 100. yıl dönümünde, yani 2012 senesinde, bir dost mahfilinde bu savaşla ilgili doyurucu ve kapsamlı bir roman olmadığı dile getirildiğinde, ben yazabilir miyim acaba diye aklımdan geçirmiştim. Aklımdan geçeni dilimle de ifade etmişim ki, arkadaşlar sen bu işi yaparsın diyerek 12 Eylül darbe dönemini anlattığım “Elma ve Bıçak” romanımı örnek gösterdiler. Bir bakıma tahrik ve teşvik ettiler, sağ olsunlar. Sonra konunun ne olduğunu anlamak için bir kitap okudum, sonra bir tane daha… Ve okudukça başkasını okuma ihtiyacı hissettim. Bir tür girdap gibi oldu. Adımımı attım ve girdap beni derinlere götürdü. Neticede gördüm ve anladım ki, Balkan Savaşı, öyle bize tarih ders kitaplarında bir iki sayfayla geçiştirdikleri gibi, göz ardı edilecek ve hafife alınacak bir konu değilmiş. Bunu idrak etmek beni daha da kamçıladı. Yayınlanmış ve satışta olan bütün kitapları aldım, baskısı tükenmiş olanları sahaflardan temin ettim. Elektronik kitaplarla internetteki kaynaklardan faydalandım. Üç sene boyunca, başka bir şeyle de ilgilenmeden sırf bu konu üzerinde yoğunlaştım, notlarımı aldım. Tabii, bu süre içinde kafamda da kurguyu oluşturmak için geceleri uykumdan fedakârlık ettim. Diğerleri gibi, bu romanımı da önce zihnimde kurguladım ve son aşamada klavyenin başına geçerek “Bismillah” deyip yazmaya başladım.

Bizim edebiyatımızda Balkan Savaşı ile ilgili roman neredeyse yok denecek kadar az. Doğal olarak siz, en başından zor olan bir işe soyundunuz. Literatür taraması yaparken bu zorluğu yaşadınız mı? Bir de, bu romanla Balkan Savaşı’nı konu edinen yeni romanların önü açılır mı sizce?

Edebiyatımızda Balkan Savaşı konulu romanların sayısı, belirttiğiniz gibi fazla değil. Olanlar da savaşın sadece göç ve mezalimle ilgili boyutlarına yoğunlaşmışlardı. Niçin bu savaşla ilgili roman sayısı az? Bunun sebebi galiba biraz da, bu savaşın bizim açımızdan bir “bozgun”la sonuçlanması. Akıl almaz ve neresinden baksanız garabet bir hezimet yaşamışız. Sanıyorum, psikolojik olarak inkâr ve yok sayma mekanizmamızı devreye sokmuşuz ve bu hüzünlü, trajik, acı verici olayı okuyarak ya da yazarak tekrar yaşamak, yaşatmak istememişiz. Haliyle, literatür taraması yaparken edebî ürünleri de gözden geçirdim fakat gayrı ihtiyari de olsa tesirinde kalmamak için azami gayret gösterdim. Öte yandan, dediğim gibi, yayınlanmış ve satışta olan bütün kitapları aldım ve hangisinden ne şekilde faydalanacağımı okurken belirledim ve notlarımı da ona göre aldım. Şu an, kitaplığımda doğrudan Balkan Savaşı’nı konu alan yüze yakın eser var.

Bu romanla, Balkan Savaşı konulu romanların önü açılır mı? Bu soruya kestirmeden verebileceğim tek kelimelik cevap şu olabilir: İnşallah. Can û gönülden isterim ve temenni ederim, bu konuyu ele alan edebî eserlerin artmasını. Bundan önceki yazılanlarla birlikte, benim bu romanımın da böyle bir istek, arzu ve teşebbüse yol açacak olması, beni ziyadesiyle memnun eder. Yeri gelmişken, tarihimize ait önemli olayların ya da şahısların romanının yazılmasını teşvik amacıyla yarışma açan Mostar Dergisi’nin de çok kıymetli ve önemli bir misyonu yerine getirdiğini belirtmek isterim.

Siz de az önce vurguladınız, bundan önce yayımlanmış olan Balkan Savaşı romanlarında genel olarak göç ve zulüm konuları işlendi. Sizin romanınız içerik açısından tam da bu noktada diğerlerinden ayrılıyor. Bu temel farkı sizden dinleyebilir miyiz?

Elbette, ama önce şunu ifade edeyim; evet, savaş askerlerden müteşekkil ordular arasında olur. Cephe savaşlarında askerler ölür, yaralanır, esir düşer; bu, savaşın tabiatının bir gereği. Fakat, bilhassa Balkan Savaşı’nda gördüğümüz üzere, cephelerdeki askerler kadar, hatta daha fazla ölçüde, sivil, masum insanlar inanılmaz oranda zulüm görmüş, acı çekmiş, yerini yurdunu, vatanını terk etmek zorunda kalmıştır. Yüz binlerce sivil masum müslüman Türk, düşmanın mezalimi sonucu ölmüş, bir nevi soykırıma tabi tutulmuştur. Sadece altı aylık savaş sürecinde göç edenlerin sayısı 200 bine yakındır. Malını mülkünü bırakıp ellerinde sadece birer bohça, çuval, bavul ile yollara düşen bu insanların çoğu yine bu yollarda can vermiştir. Bin bir zorlukla geldikleri Anadolu’da da başlangıçta epeyce sıkıntı çekmişlerdir. Dolayısıyla, Balkan Savaşı konulu romanlarda göç ve mezalim konularının ön plana çıkması gayet tabiidir ve bu insanî meselelerin altının çizilmesi zaruridir. Selanik İçinde Salâ Okunur’u bu romanlardan biraz daha farklı kılan, bu mezalim ve göç boyutlarının yanı sıra, savaşta gözlemlenen, yaşanan, vuku bulan hemen her şeyin, eşit oranda fakat doyurucu şekilde ele alınıyor olmasıdır. Romanın hazırlık aşamasının üç seneye yayılması ve çok kaynaktan faydalanılması, işte bütün bu boyutların verilmesine yönelik bir kaygının sonucudur.

Bu boyutların neler olduğuna gelince… Savaş öncesinde idarecilerin ve askeri yetkililerin gafletleri, savaş tehlikesini ve düşmanların ittifak girişimlerini görememeleri, istihbarat zafiyetleri, etkili plan ve stratejiler yapamamaları, 100 bine yakın askerin savaştan kısa süre önce terhis edilmesi; savaş esnasında yine istihbarat eksikliği, bilhassa savaş öncesi siyasete gırtlağına kadar gömülmüş subayların, iki kampa ayrılmakla kalmayıp bu ayrılıklarını, cephelerde de sergilemeleri, birlikler arasında haberleşme ve temasın kopukluğu, iaşe, mühimmat ve özellikle kışlık giysi eksikliği, rediflerin gönülsüz ve gayesiz olması, açlık yüzünden müstahkem kalelerin (Edirne, Yanya, İşkodra) teslim olmak zorunda kalması, bulaşıcı hastalıkların kırıp geçirmesi, olağanüstü derecede menfi iklim, hava ve doğa şartları, esir düşen askerlerimizin açlıktan ve hastalıktan ölmeleri, Selanik başka olmak üzere bazı şehirlerimizin tek kurşun atılmadan düşmana teslim edilmesi; ihanetler, gafletler; cephelerde ve Rumeli’de bunlar olup biterken, İstanbul’da savaşın nasıl algılandığı, insanların günlük yaşayışları, birtakım sivil toplum kuruluşlarının, mesela Kadınlar Cemiyeti’nin, Hilal-i Ahmer’in, Muhacirlere Yardım Cemiyetlerinin faaliyetleri, hastaneye dönüştürülen Mevlevîhaneler… Unuttuklarım da olabilir ama romanda işte bütün bu boyutlar, okurda temel bilgi oluşturacak düzeyde işlendi.

Romanda gerçek ve kurgu nasıl işlendi? Tarihî hadiseler ve kurgu arasında nasıl denge kurdunuz? Okuyucuyu eserin içine dâhil etmek için kurgudan ya da gerçeklikten feragat ettiğiniz yerler oldu mu?

Benim tarihî roman anlayışım şudur: Tarihî roman mutlaka tarihî gerçeklere sadık kalmalı ve fakat bir belgesel havasından uzak durmalıdır. Yazarın, tarihî gerçeklere sadık kalması hususunda önemli ve olmazsa olmaz sorumluluğu vardır. Tarihî bilgi anlamında söylüyorum, olmamış bir şeyi olmuş gibi vermek, romanı okuyacak kişileri yanlış bilgilendirmeye yol açacağından, bundan kesinlikle kaçınmak gerekir. Misal, en son teslim olan kalemiz İşkodra’dır. Bunu romanda, Yanya ya da Edirne kalelerinden önce olmuş gibi göstermek vahim bir hatadır. Tarihî hadiseleri böyle aldığınız sürece kurgunuzun nasıl olduğu mühim değildir. Yani kurgunuzu kendi hayal gücünüze göre istediğiniz şekilde belirleyebilirsiniz. Hayalî karakterler oluşturur, bunlara keyfe keder misyonlar yükleyebilir ve akıbetlerini tayin edebilirsiniz. Dolayısıyla önümde iki avantajlı durum vardı. İlki, tarihte yaşanmış bir olay var, bunun sebepleri ve neticeleri var. Yani “tarih” hazırdı. İkincisinde de benim hayal gücüme ve irademe bağlı bir kurgu vardı. Bu ikisini, biri diğerinin önüne geçmeyecek şekilde, olabildiğince dengede tutarak bir araya getirmeye çalıştım.

Okuyucuyu eserin içine dahil etmek için kurgudan feragat etmedim, çünkü kurguyu üst üste konulmuş tuğlalardan oluşmuş bir duvar gibi baştan ördüğüm için, aradan bir tuğlanın çekilmesi kurgunun ahengini bozardı. Gerçeklikten feragat ettim elbette ama bu bütünlükten ettiğim bir fedakârlıktı. Mesela, düşmanın, ele geçirdiği şehirlerde dindaşlarımıza, soydaşlarımıza uyguladığı mezalimler öylesine tüyler ürpertici idi ki, bunların sadece birkaçını vermekle yetindim. Ki, bunlar dahi okuyanlarda derin infialler uyandırıyor. Fazlasını vermekten imtina ettim. Yine mesela, Edirne tarafında, “Bizim Rumeli neyimize, Anadolu bize yeter!” şeklinde fısıltılı propaganda yapan bazı isim yapmış subaylar vardı ki bunu romanda vermedim. Anılar’a dayalı kaynaklarda geçiyordu bu bilgiler ve anıların da tarihî gerçeklik açısından sağlıklı olup olmadığı şüphe götürdüğü için bu riski göze almadım.

Konu ve roman karakterleri hakkında da okurlarımızı aydınlatır mısınız?

Tabii. Selanik’te sürgünde bulunan Sultan İkinci Abdülhamid Han, şehrin düşmesine yakın bin bir ricayla İstanbul’a götürülmeye ikna olur ve gemiye binmeden önce müstahkem mevki kumandanı Muhiddin Paşa’ya bir görev tevdi eder. Gayriresmî bir görevdir bu haliyle. Muhiddin Paşa da, eli kalem tutan, cevval beş çavuş seçer ve bunları savaşın cereyan ettiği beş ayrı bölgeye gönderir. Bu çavuşlar gördüklerini defterlere not alırlar. Yazar olarak ben de onların gözlerinden o bölgelere projektör tutuyorum. Bu beş çavuşun yanında başka kurgu karakterler de var ve bunların yaşantıları eşliğinde başka hususlara ve bölgelere de temas ediyorum. Mesela İstanbul’da Gülnihal adlı bir kızımız var ve bu şehirde olan biten onun katılımıyla anlatılıyor. Gerçek karakterler çok. Sultan Abdülhamid Han, Nazım Paşa, Abdullah Paşa, Mahmud Muhtar Paşa, Muhiddin Paşa, Şükrü Paşa, Hasan Rıza Paşa, Esat Paşa, Vehib Paşa, Hasan Tahsin Paşa, hain Esat Toptanî Paşa, Enver Bey, Resneli Niyazi ve Yunan’ın burnundan getiren Grebeneli Yüzbaşı Bekir Fikri, Besim Ömer Bey, Fatih Kerimî, Halide Edip… Bakış açısı ve değinilen husus çok olunca karakter sayısı da artıyor haliyle ama konular gibi karakterlerin de ağırlığı, meramımızı anlatmaya yetecek ölçüde ve eşit.

Gerçek kişiler, olaylar üzerine kurgu oluşturup Balkan Savaşı’nı bütün yönleriyle ele almışsınız, öyle ki, mesela bazı sahneler insanı o kadar içine çekiyor ki, mümkün olsa insan, o anda cephede olmak ve savaşmak arzusu duyuyor. Anlatımdaki bu gücü nasıl yakaladınız?

Galiba bu tortuyla ilgili bir şey… Yani, konuyu öğrenmek için okuduğum ilk kitapla birlikte içimde oluşan minik tortu, diğer kitaplarla birlikte daha da arttı. Öyle ki, cephe savaşlarını anlatan kitapları -ki bunların çoğu o cephelerde bulunmuş komutanların anılarıdır- okudukça ben de kendimi o cephedeymiş gibi hissetmeye başladım. Mesela, romanda da işledim, Alaiye, yani Alanya taburu var; yeni ve acemi askerlerden oluşan bu tabur, Çatalca’ya geldiği ilk gece, doğruca cepheye gönderilir. Gece savaş olmayacağını düşünen ve son derece yorgun olan bu taburun askerleri girdikleri çukurlarda uyuyakalırlar. Bulgar ani bir baskınla, o gencecik askerleri uykularında, süngülerle şehit eder. Ben bunu kaynaklardan okuduğumda o kadar kötü oldum ki bir an, kendimi o taburdaki askerlerden biri olarak düşündüm. Empati kurmaya çalıştım. Birkaç gün etkisinden kurtulamadım. Romanı yazarken de, sanki o gece, oraya giden bir acemi ermişim gibi hissetmeye çalıştım. Benzer şekilde, mezalime uğrayan bir köylüyü kendi köylümmüş gibi, yalın ayak, karlı çamurlu yollarda göç eden muhacirmiş gibi hissetmeye çalıştım. Eğer teveccüh buyurduğunuz gibi, romanda bir anlatım gücü var ise, sebebi bu olabilir.

Buraya kadar söylediklerinizden, Balkan Savaşı’nı niye tercih ettiğiniz de anlaşılıyor. Peki, hem konuyu iyi hatmetmiş, hem de bunun romanını yazmış biri olarak, birkaç kelimede Balkan Savaşı’nı resmetmenizi istersek…

Romanın ismi gibi, bir başka Balkan türküsünde “Bir fırtına tuttu bizi” mısraı vardır. Balkan Savaşı’nı tek mısrada özetler bu. Ben ayrıca “kusursuz fırtına” diyorum. Meteorolojik bir kavramdır bu; bütün şartların bir araya geldiği fırtına… Gerçekten de, bütün olumsuz şartlar öylesine bir araya gelmiştir ki, kusursuz fırtına gibi, dört asırlık vatanımızı altı ay içinde elimizden alıp savurmuştur. Şahsi kanaatim olarak şunu söyleyebilirim ki, bu şartlardan biri ya da ikisi dahi olmamış olsaydı, biz bu bozguna maruz kalmayabilirdik. Tek bir misal vereyim; eğer ki istihbaratımız yeterli ve sağlam olsaydı, Bulgar üçüncü ordusunun, diğer iki Bulgar ordusunun arkasında değil de, Istranca dağları üzerinden aşıp kuzeyden bizim ordumuza saldıracağını öğrenebilir ve gafil avlanmazdık. Bizim dördüncü kolordumuzun o saldırıyla birlikte panikleyip dağılması, hemen anında diğer birliklerimize de sirayet etmiş ve Doğu cephelerimiz birer birer düşmüştür. Doğu’da düşmana galebe çalabilseydik, Batı cephesine de takviye gönderebilir ve böylece zincirleme çöküşü önleyebilirdik.

Eserle ilgili beklentileriniz neler ve şu ana kadar romanla ilgili size yapılan geri dönüşler nasıl?

Eserle ilgili maddî beklentim yok; çünkü zaten yarışmada ödül olarak bana maddî bir yansıma oldu. Lâkin bu romanın çok kişi tarafından, özellikle de gençlerimiz tarafından okunması en büyük arzum ve bunun bana manevî getirisinin ne olacağını tasavvur bile edemezsiniz. O zaman diyeceğim ki, çok zorlu ve meşakkatli bir uğraştan sonra böyle bir eser kaleme aldım ama bunun birileri tarafından okunup beğenilmesi, daha da önemlisi, tarihimizin bu hüzünlü ve dramatik olayı hakkında birilerinin bilgilenmesinde pay sahibi olmam her şeye değer ve her şeyden kıymetli… Geri dönüşler de, ne mutlu ki, işte bu beklentimin gerçekleştiğini gösterecek denli güzel ve olumlu. Romanın biraz hacimli olması biraz şikâyet konusu olmakla birlikte, azim ve sabırla okuyup da bitirenler bu şikâyetlerini geri alıyorlar neyse ki.

Son olarak yeni çalışmalarınız var mı?

Evet, henüz bitirdiğim ve son düzeltmelerini yaptığım bir tarihî romanım var. Adı, “Heymeymoro.” Konusu hayli ilginç bir roman oldu bu. Heymeymoro, bir Japon nakliye gemisinin adı. Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu cephesinde Ruslara esir düşen ve Sibirya’daki esir kamplarına gönderilen askerlerimizi, Osmanlı hükümetinin masrafları karşılamasından sonra, Vladivistok’tan alıp memlekete getirecek olan bu gemi, kırk beş günlük seyahat sonrası Ege’ye kadar gelmiş fakat burada Yunanlar gemiyi çevirmiş ve askerlerimizi esir olarak almak istemiştir. Fakat geminin yetkili kumandanı Yarbay Tsumura (Türkçe telaffuzda Çomora olarak kullanılmış bu subayın adı) askerlerimizi Yunan’a teslim etmez. İnanılacak gibi değildir ama altı ay boyunca askerlerimiz bu gemi içinde Pire limanında başka türlü bir esir hayatı yaşar. Karakterli Japon subayı her türlü baskıya rağmen askerlerimizi Yunan’ın kalleş ellerine vermez. İşte tastamam gerçek olan bu olayı, yine kurgulayarak anlattım. Senelerdir yazmayı istemiştim bu ilginç olayı ve şükür bunu da gerçekleştirdim.