Ahlâksızlığı Kimliğe Kavuşturmak Gerekir

Bir kimsenin hane halkından birine bir konuda yalan söylemiş olması, eğer konu mahkemeye taşınacak denli önemli değilse, ahlâkî bir problemdir ve hane halkı dışındakileri ilgilendirmez. Yani bu durumda yapılacak herhangi bir şey, tecessüse yahut gıybete girecektir. Fakat bir adım daha atıp, aynı kimsenin hane halkına sürekli yalan söylediğini varsayalım. Yalan artık bir ilişki tavrı halini aldığı ve bu tavrın hane dışına taşması mümkün hale geldiği için bu artık şahsî bir mesele olmaktan kısmen uzaklaşmıştır.

Mostar Dergisi Nisan 2017 Fikir

Fikir / İbrahim Aksu

Kimlik, bir kişiyi yahut eşyayı tanımak için başvurulacak en temel dokümandır. Bize ne, nerede, ne zaman ve nasıl sorularının cevabını verir. Gerçekleştirilmiş her türden eylemin de manevî bir kimliğinin bulunduğunu varsayabiliriz. Eylemin faili, yeri, zamanı ve sebebi belirginlik kazandıkça o kimlik de somut hale gelmektedir. Bu sayede de eylem hakkında bir hükme varmak mümkün olmaktadır. Özellikle bahse konu eylem kötü olduğunda, kimlik tespiti neredeyse zorunlu bir hal alır. Bu zorunluluğun kendisini en bariz hissettirdiği saha, şüphesiz hukuktur. Toplumda bir suç işlendiğinde faili, yeri, zamanı ve sebebi, kısacası suçun kimliği bilinsin isteriz. Peki, ya bir ahlâksızlık vuku bulduğunda tavrımız ne olmalıdır? Ahlâk sahasının hukuktan nitelikçe farklı oluşu, bu soruya verilecek kısa cevapların önüne geçmektedir. O nedenle de meselenin daha yakından incelenmesi gerekmektedir.

Öncelikle vurgulanması gereken nokta, burada gündeme getirilenin kapalı kapılar ardında işlenen ve kamuyu herhangi bir şekilde ilgilendirmeyen ahlâka aykırı fiiller olmadığıdır. Bu tür fiillerin araştırılması ve ifşa edilmesi anlamına gelen tecessüsün bizzat kendisi fıkhî açıdan haram görülmüş, İslâm ahlâkı açısından ise ahlâksızlık olarak nitelendirilmiştir. Fakat öte yandan kamuyu ilgilendiren ve alenî şekilde gerçekleştirilmiş ahlâksız eylemlere karşı bir müslümanın takınması gereken tavrın, bunun tersi olduğu dile getirilmiştir. Söz konusu tavır, en yalın ifadesini “Emri bi’l-maruf ve nehyi ‘ani’l-münker” yani iyiliği işlemek ve tavsiye etmek, kötülükten ise uzak durmak ve onu engellemek düsturunda bulmuştur. Hemen her müslümanın bir kez olsun duymuş olduğunu kabul edebileceğimiz bu ilkeye nasıl işlerlik kazandırılacağı sorusu ise Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şu hadîs-i şerîfiyle cevabına kavuşmaktadır: “Sizden her kim bir kötülüğe şahit olursa onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz (nefret) etsin ki bu da imanın en zayıf derecesidir (Müslîm)”.

Yazının devamı; Mostar Dergisi Nisan 2017 sayısında.