Ayrılık Deryası: Ayne’l Hayat

Binlerce yıldır üzerinde yaşadığımız bu kadim dünya, bizlere birçok tecrübenin her türlüsünü sunmuştur. Emre Baştuğ’un da belirttiği üzere, insanoğlu sevinci ve acıyı farklı şekilde ve seviyede tadıyor. Böylece yaşanmış her hayat, tarihin derinliklerinde, kendisine ayrılan kuytuda bizlere fısıldama devam ediyor.

Mostar Dergisi Nisan 2017 Kebikeç

Kebikeç / Arif Akbaş

Yıllardır hayatın ne olup ne olmadığını anlamaya çalışıyorum. Nietzsche’nin de dediği gibi hayatı, kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar daha iyi tanıyorlar. Bu duruma tasavvufî açıdan baktığımda ise iki eserin hayatı anlama konusunda rehberim olduğunu söyleyebilirim. Bunlardan ilki, Mevlânâ Câmi Hazretleri’nin “Nefahat”, diğeri de Şeyh Safiyüddin Hazretleri’nin “Reşahat: Ayne’l Hayat” isimli kitapları… Özellikle hayatın kendisini, Necip Fazıl Kısakürek’in muhteşem çevirisiyle Reşahat’tan okuduğunuzda daha iyi bir şekilde anlıyorsunuz. Ruhumu rüzgârın ya da dalgaların bir taşı şekillendirmesi gibi bu kitapların şekillendirdiğini biliyorum.

Bu yakınlarda Reşahat’le farklı açılardan benzerlikler taşıyan bir başka eserle karşılaştım. Mostar yayınları’ndan çıkan Emre Baştuğ’un “Ayne’l Hayat” [Hayatın kendisi] isimli kitabı, günümüzde sokakta karşılaşabileceğimiz insanların gerçek hikâyelerini ince bir üslupla ele alıyor. Ki bu durumu Edebifikir’de yazan Gökhan Özmen; “Yakın tarihe tanıklık etmiş insanların bazen hüzünlü, bazen mutlu hikâyeleri sizi kitabın içine çekiyor. Daha ilk hikâyede, Bosna savaşını yaşayan küçük bir kızın hatıralarıyla karşılaşıyorsunuz. Bir annenin çaresizliği boğazınıza oturuyor. Bu kitabı okudukça o küçük kızın hikâyeleri gibi birçok gerçek hikâyeyle karşılaşıyorsunuz.” diyerek özetliyordu. Bu hikâyeleri okurken benim de bizzat bu kırık hayatların bir parçası olduğumu düşündüm.

Binlerce yıldır üzerinde yaşadığımız bu kadim dünya, bizlere birçok tecrübenin her türlüsünü sunmuştur. Emre Baştuğ’un da belirttiği üzere, insanoğlu sevinci ve acıyı farklı şekilde ve seviyede tadıyor. Böylece yaşanmış her hayat, tarihin derinliklerinde, kendisine ayrılan kuytuda bizlere fısıldama devam ediyor. Ömer Hayyam misali, insanlar bir masal söylediler ve derin uykularına daldılar; geriye onların hikâyeleri ve fısıltıları kaldı böylece. Baştuğ’un kaleminden kaydedilen her hayat, bizlere kimi zaman bir destanla, masalla, kimi zaman bir türküyle, şiirle, romanla veya bir dervişin suskunluğuyla konuşmaya, öğütler vermeye halen de devam ediyor.

Sıradan Hayatların Büyüsü

Emre Baştuğ’un kitabını okurken özellikle önsözün ikinci paragrafından itibaren olaya biraz daha vakıf olduğumu söyleyebilirim. Baştuğ’un tespitince; içinde yaşadığımız kalabalık kentlerde yürümeye çabalarken omuzuna çarptığımız Bosnalı adam, yalnız bir bankta otururken önünden geçtiğimiz Avusturyalı kadın, radyoda dinlerken adına şarkılar yazılmış şehirde hayalleri peşinde koşan genç adam, bizler sabah kahvaltımızı bitirmiş okulun yolunu tuttuğumuz anlarda babasını bir daha göremeyeceğini göze almış onu kapıdan savaşa uğurlayan sıradan Halepli çocuk bizlere bir şeyler anlatıyor olmalılar yaşadıklarıyla.

Kitap, her biri bir öykü, roman olan sıradan insanların hayatlarını da dinlemek isteyenler için söz söylemiş sanki. Bu yönüyle eser bana unutulmaz bir film olan “Bisiklet Hırsızlarını” hatırlattı. Filmin yönetmeni Vittorio; II. Dünya Savaşı sonrası yoksul Roma atmosferi içerisinde, var olma mücadelesi veren sıradan insanların perspektifinden, umut, utanç ve yitiriliş üçgeni ekseninde insanlık durumunu gözler önüne seriyordu. Örneğin kitabın ilk öyküsü olan Savaş Düşü’nde de bir Bosna savaşı trajedisi anlatılıyor. Çocuklar için savaş bir serüvendir. Bir macera. Görmek zorunda bırakıldıkları kötü bir düş. Baştuğ’un bakış açısına göre; çocuklar farklı zaman ve mekânlarda olsalar da savaş onlar için aynı kâbusu görerek hayata başlamaktır.

Notaların Yatağında Akan Bir Hayat

Eserin “Notaların Yatağında Akan Bir Hayat” kısmında Razif Abdülaziz’in hikâyesi anlatılmış. Abdülaziz henüz iki yaşındayken annesi vefat ediyor. Daha sonra babası iş sebebiyle Singapur’dan ayrılırken dört kardeşiyle birlikte onları bir arkadaşına emanet ediyor. Abdülaziz’in çocukluğunun büyük bir kısmı bu evde ebeveynlerinden uzak ve şiddete maruz kalarak geçiyor.

Hayatının sıkıntılar ile çevrelendiği 1960’larda, dünyada bir “The Beatles” fırtınası esmektedir. Bu fırtına Abdülaziz’in ağabeyini de etkiler. Zamanın ruhuna ayak uyduran ağabey kendisine bir gitar alır. Ağabeyinin yeni aldığı gitarı evde, masanın üzerinde gören Abdülaziz, merakla masaya doğru yaklaşır. Gitara dokunur dokunmaz henüz beş yaşında olmasına rağmen ilk tınıyı çıkarır. Gitardan çıkan ses onu çok etkiler. O andan itibaren hayatında müziğin çok önemli bir yer tutacağını hisseder.

Abdülaziz, hayatı boyunca dinî inancının gereklerini zaman zaman yerine getirmeye çalışmış olsa da işinden ve içinde bulunduğu çevreden dolayı dindar sayılabilecek bir hayat yaşayamamıştır. Ama yine de arayış içerisindedir. Daha sonra tasavvuf ile tanışır. Dinî yönelimleri neticesinde insanların alkol alırken onun da müziğiyle bu ortama destek sağladığını düşünmesi müziği bırakmasına neden olur. Abdülaziz, şu an müzik yeteneğini Semerkand televizyonunun jenerik müziklerini hazırlamakta kullanıyor. Bu yönüyle onun müziği ve hayat hikâyesi bana büyük ölçüde Yusuf İslâm’ı hatırlattı diyebilirim.

Baştuğ’un kitabını okurken benzer coğrafyalarda dolaştığımızı da fark ettim. Ayne’l Hayat’ta; Rusya, Orta Asya, Amerika, Kanada, Afganistan, Malezya, Eski Yugoslavya ülkeleri gibi dünyanın pek çok bölgesinden değişik insan hikâyeleri dinliyorsunuz. Nispeten yakın döneme dair; Bosna Savaşı, Sovyetlerin dağılışı, Irak’ın ABD tarafından işgali, Suriye iç savaşı gibi konuları, ilk elden tanıklıklarla öğreniyorsunuz. Yazar, bu hikâyeleri oldukça merak uyandıran sade bir dille anlatıyor. Kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. Bu da, bana göre okuyucuya içine çekmesi açısından önemli bir başarıdır. Emre Baştuğ, kalemi güçlü ve başarılı bir yazar. Ayne’l Hayat ise her sıradan hayatın, dinleyene bir şeyler söylediğine inanan dostlara adanmış bir kitap.