Dârulfünûn Ve Kısa Tarihi

İstiklal Mahkemesi hâkimi Reşit Galip’in Maârif Vekilliği’ne atanmasıyla İsviçre’den bu coğrafyaya ve kültürüne bütünüyle yabancı, hatta tek kelime bile Türkçe bilmeyen Alfred Malche getirtildi. Onun raporuna dayanılarak, (gerçekte emir ile yazdırılmış bir müsvetteden ibarettir) Dârulfünûn, 1933’ün Temmuz ayında çıkarılan 2252 sayılı kanun ile kapatıldı.

Mostar Dergisi Nisan 2017 Parşömen

Parşömen / Ömer Kara

Yaşadığımız coğrafyada, bugün anladığımız manadaki çağdaş üniversitelerin ilk örneği, İstanbul Üniversitesi’dir. Nüvesi II. Mahmut Han zamanına dayanan bu yüksek kurum, Avrupa tipi bir müfredatı takip ederek, alanında öncülük vazifesini üstlenmiştir. O günlerde peş peşe gerçekleştirilen ıslahatları hayata geçirecek ve yaşamasını sağlayacak iş ve fikir gücü, ilk olarak bu mahfilde yetiştirilmeye başlanmıştır. Bilindiği üzere Osmanlılarda yüksek tahsil medreselerde yapılırken, Tanzimat’ın peşi sıra Avrupa’dakine benzer bir maârifin zorunluluğu açıkça görülmüştü. Tıbbiye, mühendislik, baytarlık, mülkiye ve hukuk gibi yüksek mektepler, söz konusu kurumun bünyesinde tekil edildi ve Dârulfünûn olarak adlandırıldı.

Daha ilk döneminden itibaren, yerli ve yabancı tanınmış pek çok hocanın ders verdiği Edebiyat, Fen, İlâhiyat, Tıp (Eczacılık ve Dişçilik) gibi fakülteler açıldı. Üniversite 1900’de son halini alırken, 1933 senesinde İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürüldü. Bünyesinde bulunan Tıp Fakültesi, dünya üzerinde daima itibar gören bir mevkiye sahip oldu. Bu fakültenin bir dengi, o dönemde ancak Viyana’da mevcuttu. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen evvelinde Almanya’dan Hukuk ve Edebiyat fakülteleri için on dört, Fen Fakültesi için altı profesör getirildi. Dârulfünûn, kuruluşunda, Avrupa’daki örneklerinde olduğu gibi kendi içinde otonom bir yapıya sahipti ve siyasî tüm cereyanlardan uzakta kalmaya çalışarak, yalnızca bilim ve bilim insanı yetiştirme gayretindeydi. Ancak bu durum çok geçmeden mevcut siyasî gücü elinde tutanlar arasında belirgin bir rahatsızlık oluşturmaya başladı. Bu huzursuzluk, bilhassa cumhuriyetle birlikte başlayan süreçte iyice şiddetlendi. Üniversite, tek parti idaresine ve icraatlarına müspet gözle bakmıyor, inkılaplara sessiz kalıyor, üstüne üstlük 1928 Harf İnkılâbı’nı eleştiriyordu. Bu yüzden üniversite, kısa sürede mevcut dinamik güçlerin hedef tahtasına oturdu. Ancak bardağı taşıran asıl damla, 1932 senesinde tertiplenen Tarih Kongresi’nde ortaya çıktı. Atatürk’ün, dünya dillerinin tümünün Türkçe’den geldiğine dair Güneş-Dil teorisi, Dârulfünûn’un tanınmış edebiyat ve tarih profesörleri Mehmed Ali Ayni ve Zeki Velidi Togan tarafından açıkça reddedildi.

Yazının devamı; Mostar Dergisi Nisan 2017 sayısında.