Hikâyelerimize Eklenen Öyküler: Ağır Tüy

Bir arkadaşım demişti ki “Senin hikâyelerini okuduktan sonra bir süre susup oturuyorum, içime çöküyor resmen.” Etkileyicilik, duygudan bağımsız olmuyor. Yazarken ve okurken duyguyu önemsiyorum. Ayrıca, bahsettiğimiz türün mizacına en çok mütevazılık ve içtenlik yakışıyor. İnsanın boyunu aşmayan hikâyelerin peşindeyim.

Mostar Dergisi Mart 2017 Söyleşi / M. Yücel Öztürk

Söyleşi / Mehmet Erikli 

Ağır Tüy ilk öykü kitabınız. Ancak 17 öyküden oluşan bu kitap hiç de ilk kitabınızmış gibi durmuyor. Elbette bu kitaba kadar birçok dergide öyküleriniz yayımlandı. Biz gene de sizin dilinizden yazarlık hikâyenizi okumak isteriz.

Pek aceleci bir yapım yoktur. Zor beğenir, geç karar veririm. Bu sebeplerden ötürü yazdıklarımın bir hikâye kitabı olabileceğine ancak 32 yaşımda inanmaya başladım. Yazıyorum ama “bir şeyler eksik” duygusu yakamı bırakmıyor. Dönüp yeniden işliyorum metni. Böylece ilk hâlinden bir adım öteye geçmiş, daha da olgunlaşmış hikâyeler çıkıyor ortaya. Kitabın sizde “ilk kitapmış gibi durmama” duygusu bırakmasının kaynağı bunlar olabilir.

Yazarlık hikâyem mi? Her şey kendiliğinden akan bir hikâye gibi gelişti diyebilirim. Bir dağ köyünde doğup büyüdüm. Yaşlıların eski hikâyelerinin içinde gezinip durdum. Radyodan masallar, halk hikâyeleri dinledim. Evimize televizyon girdiğinde ben liseye geçmiştim. Dolayısıyla bana sunulan hazır görüntülerle değil, hayal dünyamı genişlettikçe genişleten sözlü anlatımlarla büyümek -o dönem pek farkına varmasam da- hikâye anlatıcılığına ilk hazırlığımdı. Hayal dünyamda olayları değiştirmek, onları kendi kendime anlatmak en sevdiğim şeydi. Bu ahvâlin üzerine okuduğum kitaplar da eklenince dere yatağını buldu belki… Ortaokuldan itibaren bir şeyler yazdım ara ara. Üniversitede okurken, epey zaman sonra köyüme gittiğimde, annemin dolabında bir defter bulmuştum; içinde ortaokuldayken Bosnalı çocuklar için yazdığım şiir vardı. O şiiri kaybettim, ama hikâyesini değil… O çocukların acısı, çocuk yüreğimin sesinde, derinlerde hep var… Lisedeyken sigara karşıtı bir öykü yazmıştım, o kahramanın kesik bacağı hâlâ hafızamda sallanıp duruyor. Şimdi geri dönüp baktığımda fark ediyorum ki yazdığım şeyleri derinden benimsiyor, o hisle bütünleşiyormuşum. Sonradan da böyle oldu.

Bir ifade aracı olarak yazı hayatımda hep vardı.  Ama “yazmak” eylemi üzerine üniversite yıllarımdan itibaren daha ciddiyetle eğildim. Dil, kurgu, teknik üzerine kafa yordum. Anlatma, yazma isteğim zamanla bir ihtiyaca dönüştü. Kitaba ve yazıya vakit ayırdıkça yazanı olarak beni de tatmin eden metinler ortaya çıkmaya başladı. Yazdıklarım nasıl bir tepki görecekti? Merak ediyordum. Bunun cevabını, edebiyatsever yakınlarımdan sonra, edebiyat dergilerinde ve yarışmalarda aradım. Tanpınar Edebiyat Yarışması birinciliği dâhil, birçok yarışmada gönderdiğim eserlere çeşitli dereceler verildi. Böyle olunca da elbette cesaretim ve güvenim arttı. Edebiyat dergileriyle bağım ise yarışmalardan daha eski. Yazma sürekliliğim büyük oranda bu dergilere bağlı. Bu anlamda memleketim Gümüşhane’den yayın yapan taşra dergisi Herfene ve birlikte yazmaktan memnuniyet duyduğum arkadaşlarla bir süre aktif olarak kullandığımız Kırkıncı Kapı adlı internet sitesi benim kendimi ifade etme ve geliştirme mahfillerim oldu. Hece, Heceöykü, Aşkar dergilerine giden yol buralardan başladı. Talat Hoca’ya ve Kırkıncı Kapı ekibine bu vesileyle teşekkür etmek isterim…

Ağır Tüy’ü okurken kurguda olduğu kadar dilde de bazı yenilik çabalarına giriştiğinizi görüyorum. Hatta yer yer deneyselliğe kayan kısımlar da var ve bu oldukça dozunda olmuş. Anlatılmak istenen hikâyeler ile dil uyum içinde. Peki, siz kendi öykünüzü nasıl tanımlıyorsunuz?

Geleneksel hikâyemizin sesini kaybetmeden yenilikler denedim. Ama aşırılığa kaçmamaya da özen gösterdim. Çünkü nihaî maksadım hikâyelerimi anlatmak. Yenilik çabası diye ifade ettiğiniz şeylerin bazılarını üzerinde düşünerek uygulamaya gayret ettim, bazıları ise metni yazdığım esnada kendiliğinden gelişti. Tabii bunlar işin teknik boyutu. Asıl mühim olan üslup ve hikâyenin kendisi. İçimde yer eden, kalbimi titreten bir anı, tanıklık, kişi, durum yahut olay olmadan hikâye yazamıyorum. Anlattığım her şey, bir süre içimde şekilleniyor, yaşıyor ve sonra çoğu zaman o konuşuyor, ben yazıyorum. Hikâyelerimi okuyanların çok samimi ve duygusal bulması beni sevindiriyor. Zaten aslolan da bu değil mi? Bir kalbe dokunabilmek…  Bir arkadaşım demişti ki “Senin hikâyelerini okuduktan sonra bir süre susup oturuyorum, içime çöküyor resmen.” Etkileyicilik, duygudan bağımsız olmuyor. Yazarken ve okurken duyguyu önemsiyorum. Ayrıca, bahsettiğimiz türün mizacına en çok mütevazılık ve içtenlik yakışıyor. İnsanın boyunu aşmayan hikâyelerin peşindeyim.

Dilin gücü mü, hikâyenin kuvveti mi?

Düşünüyorum: İyi ve etkileyici bir ‘hikâyeyi’ özensiz ve savruk bir dille anlatırsanız o ‘hikâyeyi’ öldürmüş olursunuz. Orta hâlli bir ‘hikâye’ estetik, içten, özenli bir dille, olduğundan daha etkileyici duruma getirilebilir. Demek ki ‘dilin gücü’ bir adım öne geçiyor. Tabii ki bu güç en çok ‘samimiyetten’ besleniyor.  Anlatıyı taşıyan bir olay veya durum da çok önemlidir. Ama ona sahip olduğunu da, daha fazlasını da verecek olan dildir. Üniversitedeyken sevgili Emel Kefeli hocamız çağdaş edebiyat için “Artık anlatılarda dil de bir kahramandır.” ifadesini vurgulardı. Zaten büyük yazarların okurla aralarındaki duygu bağını sağlayan asıl şey öncelikle kendisi de bir kahraman olan dildir. Yüksek perdeden konuşmayan, insana yakın ve işlenmiş bir dil…

Öykü yazarken belli rutinleriniz var mıdır, yoksa aklınıza estiği gibi kuralsızca yazanlardan mı sayarsınız kendinizi?

Belirli rutinlerim yok, ama öyle aklıma estiği gibi de yazmıyorum. Bazen ayda birkaç hikâye, bazen birkaç ayda bir hikâye yazdığım oluyor. Yazmak için ise etkilendiğim bir meselenin ruhumda demlenmesini bekliyorum. O, konuşacak hâle gelene kadar yazamıyorum. Kaldırımda yürürken el kol hareketi yapıyorsam, mimiklerim değişiyorsa hatta kendimle konuşuyorsam henüz yazılmamış bir hikâye beni kuşatmış demektir. Bazen rüyama girdiği bile oluyor. Bir zaman sonra içimdeki hikâye bir sese dönüşüyor. Ve yukarıda da söylediğim gibi; o konuşuyor, ben yazıyorum. Bu ‘anlatılacak olanla bütünleşme süreci’nden sonra yazmak için sessiz bir ortamı tercih ediyorum. Dolayısıyla öyle metroda, okulda, çay bahçesinde yazabilenlerden değilim. Bu ortamlarda belli paragraflar yazdığım, notlar aldığım oluyor. Asıl hikâyeyi ise çoğunlukla evimde, kitaplığımda yazıyorum. Tabii yazdıktan sonra bir de başkasının o hikâyeyi görmesini arzuluyor insan. Acaba nasıl bir etkisi olacak? Acaba maksadımı anlatabildim mi? Şu şu ayrıntılar doğru mu kullanılmış? Kitapla, edebiyatla hemhâl olan sevgili eşimin varlığı bu sorularıma erkenden cevap bulmamı kolaylaştırıyor. İlk okurum, ilk eleştirmenim o oluyor. Daha sonra Ahmet, Evren, Ömer gibi güzel dostlarım okuyor ve bir ayrıntıdan ya emin olmamı ya vazgeçmemi sağlıyorlar. Sonuç olarak şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Yazarken yalnızlık, ama son şeklini verirken eş, dost ve iletişim.

Bir öykücü olarak bugün edebiyat dergilerinin “iyi öykücüler” yetiştirebilme kapasitesini yeterli buluyor musunuz, dergilerin öykücü yetiştirme noktasında etkileri nelerdir?

Edebiyat dergilerini önemsiyorum. “İyi öykücüler”i yetiştirme kapasitelerini bilemem ama bu kalemlere yol açtıkları, onların yaza yaza hem kendilerini yetiştirdikleri hem de okura ulaşabildikleri bir zemin oluşturuyorlar. Bu, az şey değildir. Sonuçta hangi alanda olursa olsun “iyi” olabilmek için şahsî yetenek ve gayret gerekli. Edebiyat dergileri yazardaki yazma kabiliyetini görüp göstermek ve ona yazma gayreti aşılamak bakımlarından mühim bir rol üstleniyor. Bu konuda eleştireceğim nokta, aynı kalemler birçok dergide benzer ve aceleyle yazılmış metinler yayımlıyor. Sonuçta dergiler de gitgide birbirine benzemeye başlıyor. Böylece hem yeni ve farklı isimlerin şansı azalıyor hem de dergicilikte bir nevi kadrolaşma yahut tekelleşme oluyor. Bunun dışında seçkin dergilerin olumlu tarafları çok fazla, hakkaniyetli olmalıyız. Yol açıcı tavırlar da görüyoruz. Mesela Dergâh dergisi geçtiğimiz aylarda henüz lise öğrencisi olan bir gencin hikâyesini yayımladı. Köklü bir derginin, kusurları olduğu hâlde o metni yayımlaması güzeldi ve yeni yazarları cesaretlendiren bir tavırdı. Yazma aşkını besleyen, cesaret veren, yetiştiren edebiyat dergileri iyi ki var.

Son olarak Ağır Tüy okura ne vadediyor, okur Ağır Tüy’ü neden okumalı?

Hikâyelerimize hikâyeler ekliyor Ağır Tüy. Benim kanatlarımda ağırlaşan ve kelimelere düşen bu hikâyeler ola ki okurun sesine eklemlenir, içinde yer eder, dönüp kendi hikâyesine bakmasına bir kapı aralar… Ve bizleri birbirimizi biraz daha anlamaya, sevmeye davet eder. Ruh dilini susturamadığı için konuşmayan Asım, sürekli aşınan bir hayatı anlamlandırmaya çalışan Tonga, şehit eşine yirmi sene sonra mektup yazan hüzünlü Şehnaz, Kekeç Meliha’nın çenesinin altındaki düğüm, oğlunu mülteci çocukları düşünerek seyreden babanın sesi, insanlığı gözlemleyip konuşan karganın anlattıkları ve diğerleri… Umuyorum ki okura uzak ve yabancı değil, aşina ve candan gelecektir.