“Sokakbaşı Romanı, Anadolu İnsanının Türküsüdür, Hikâyesidir”

Sokakbaşı romanını yazmalıydım. Çünkü insanlar, aks kesen bir arabanın köy meydanında kalması sebebiyle, İhsan’ın nezdinde bir Anadolu insanının tahsil hayatının bir yıl gecikebildiğini, bunun ne acılar doğurabileceğini, orada yaşayan ahalinin nasıl bir sadelikle yaşadığını, nasıl bir irfanla hayatlarını sürdürdüklerini ve ümmî olmanın cahillik olmadığını bilmeliydi.

Mostar Dergisi 2017 Söyleşi / Hasan Ejderha

Söyleşi / Davut Bayraklı

Öncelikle sizin yazı serüveninizi konuşarak başlayalım hocam. Sokakbaşı’nın dışında neler yazdınız?

1993 yılında Ecdat Yayınları’ndan “Seni Yaşamadan Olmaz” adlı şiir kitabım, 2004’de Ümraniye Belediyesi tarafından “Karacelal” hikâyem, 2012 yılında Sage Yayınları’ndan “Marallar Oymağında Bir Ceylanla Oturup Ağlamak” adlı şiir kitabım, 2013’de yine Sage Yayınları’ndan “Maraş’ın Cezbeli Gülleri” adlı biyografik hikâye kitabım, 2014 yılında Kuğu Kitap’tan “Kayık Tepe Operasyonu” romanım yayımlandı. “İçimdeki Hırçın Çocuk” romanıyla Semerkand Çocuk Macera Romanı Jüri Özel Ödülü, “Sokakbaşı” hikâyesiyle, Mehmet Akif İnan “Ödenmiş Bedeller Unutulmasın” Mansiyon Ödülü, “Kara Celal” hikâyesiyle Ümraniye Belediyesi 4. Geleneksel Hikâye Mansiyon Ödülü aldım.

Sokakbaşı romanını niçin yazdınız?

Öylesine sorulmuş gibi görünen fakat çok sert bir soru bu. İsmet Özel’i hatırlattı bana: “Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir, yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir” Hele seksen öncesi ve seksenli yıllar… O yılları yaşamışsanız ve eliniz kalem tutuyorsa yazmamak kabil mi? Bir söz var ki dağlar devirecek, ya da devrilecek dağları yerinde tutacak; söylememek mümkün mü? Yapamazsınız, sözünüz varsa söylemeden edemezsiniz. Bizler, Anadolu insanı, hikâyesi olan insanlarız. Bizim hikâyemiz var ve o hikâyeler anlatılmalıdır. Anlatmadan da edemeyiz. Zira bizde her hikâye ve hikâyeyi anlatmak bir şeylere tekabül eder. Ya bir kültür naklidir ya bir güzelliği paylaşmaktır ya da bir daha tekerrürü istenmeyen hadiselerin ortaya koyulmasıyla, başlı başına bir ikazdır.

Sokakbaşı romanını yazmalıydım. İnsanlar İhsan’ın aks kesen bir arabanın köy meydanında kalması sonucu tahsil hayatının bir yıl gecikmesiyle ne acılar çekilebileceğini, orada yaşayan ahalinin nasıl bir sadelikle yaşadığını ve ümmî olmanın cahillik olmadığını, nasıl bir irfan ile hayatlarını sürdürdüklerini bilmeliydi. Hayatın içinde her zaman var olan kötülerin neler yapabileceklerini, kötülüğün ömrünün ne kadar olabileceğini görmeliydi benimle birlikte. Hiç öngörülmeyen çaresizliklerin, ilginçliklerin ve tevafukların hayatımızı nasıl kuşattığını; her an her hadisenin aslında yanı başımızda vuku bulabileceğinin ve hiç ummadığımız şeylerin bizim başımıza da gelebilme ihtimalinin uyarısı yapılmalıydı. Diğer taraftan “Maraş Olayları” olarak bilinen ve temiz, tertemiz bir Anadolu şehrinin başına gelen bu olayda; “Aslında ne olduğunun” herkes tarafından bilinmesi gerekiyordu. Algı yönetimiyle hayatları harcanmaya çalışılan toplumların, algı mühendisliklerine karşı irfanla nasıl karşı durdukları ve nasıl direndiklerinin saikleri bilinmeliydi. Sokakbaşı romanı bir tarafıyla da okuma serüveni zor geçen gençlere, İhsan’ın çok zor geçen okuma sergüzeştini aktararak güç vermektir.

Sokakbaşı’nı yazma ve yayımlatma süreci nasıl oldu?

Esasında Sokakbaşı romanını yazma süreci, “Maraş Olayları” ile ilgili “Sokakbaşı” hikâyesini yazmakla başladı. Sonra romana evrildi. Belki de Mustafa Kutlu’nun ifadesiyle “Uzun Hikâye” diyebiliriz. Zira ben özellikle bu hacimde olmasına gayret ettim. Aksi halde üç yüz, dört yüz sayfalık bir roman olacaktı ki bu kadar hacmi gereksiz buldum. Hatta bu çerçevede bilinen roman kaidelerinin dışına bilerek çıktım. Anlatım ve hadiseleri aktarma kurgularını bilerek hikâye ve roman arasında bir yerlerde tutmaya çalıştım. Bir de şiiriyetli bölümler denemesi yaptım. Romanımızda ve hikâyemizde böyle bir şey denenmedi daha önce. 2014’te yayımlanan “Kayık Tepe Operasyonu” romanında bir miktar denemiştim şiir ile metin arası bir kurguyu… Okuyucunun nasıl karşılayacağını merak ediyordum. Çok abes bulunabilir, ağır tenkitlerle karşılaşabilirdim. Ama güzel karşılandı. Sokakbaşı romanında bu dozu bir miktar daha artırdım. Yine garip karşılanmadığı gibi okuyucuların o bölümleri sosyal medyada paylaştıklarını görünce anladım ki okuyucu bu bölümleri sevdi. Elbette sadece şiiriyetli metin diye ifade ettiğim bu türle roman yazılmaz. Yazılsa da bir romanın tamamında bu usulün kullanılması sanırım okuyucuyu yorar.

Romanı yazma sürecinde neler yaşadınız, neler hissettiniz?

Gerçekte canımın acıdığı oldu bu süreçte. İhsan’ın, bugün akşamdan sonra bakkala bile göndermeye çekineceğimiz yaştaki bir çocuğun, tek başına şehre okumaya gelmesi ve yokluklar içinde okul hayatını sürdürmesi, yeniden canımı acıttı. Diğer taraftan “Maraş Olayları” ve olaylarda yaşanan acıları, sıkıntıları, yazma sürecinde yeniden yaşadım ve aynı şiddette canım yandı. Bizim köyün yıllardır amele olarak Maraş çevresindeki arazilere taşınması esnasında çocukların çektiği acıları, sıkıntıları yeniden çektim. Amele çocukluğuma dönüp, diğer çocuklarla birlikte mahrum kaldım biz yazın sıcağında pamuk toplarken köyümüzde biz olmadan yeten dut ve pınarların serinliğinden. Sokakbaşı romanının yayımlanma sürecinde Mehmet Raşit Küçükkürtül’ün çok büyük emeği var. Hatta romanın yayımlanma vesilesidir. Büyük bir titizlikle ilk okumalarını yaptı. Benim ısrarcı olduğum ama dil tekniği ve roman hikâye geleneği itibariyle aykırı olan bölümleri tartıştık uzun uzun. Sonunda Sokakbaşı romanı ortaya çıktı.

Sokakbaşı bir yandan en sert yüzüyle sosyal gerçekleri işliyor, bir yandan neredeyse melodrama varan bir romantik, duygusal atmosfer kuruyor. Romanın yapısını kurmanızı neye borçlusunuz, romanın estetik kaynağı nereden besleniyor?

Soruda da ifade edildiği üzere romanın kahramanı İhsan, en sert yüzüyle sosyal gerçeklerin ortasında. Birebir yaşanmışlıkların ta kendisi Sokakbaşı’ndaki sosyal hayat. Diğer taraftan da o sert şartların içinde olmayanların, o şartları bilmeyenlerin yanı başında yaşanan bir gerçekler manzumesi… O hayatları bilmeyenlerin, yarın kendilerinin de yaşama ihtimalinin olduğu çetin şartlarla yaşanan hayatlar… O çetin şartlar içinde hayatını idame ettirmeye çalışanların da çetin şartlar yaşamayan insanların taşıdığı yürekleri, gönülleri taşıdıklarının; hatta o çetin şartlar dolayısıyla normalinden daha da incelmiş, beklenilmeyen zarafetleri kazanmış gönüllerin, o gönüllerle yaşanan, yaşanabilecek estetiklerin altının çizilmesidir bir yanıyla da bu hâl.  Asıl olan o çetin şartların okuyucuya sunulması değildir. Altı çizilen şey, o şartlara rağmen, insanın irfanla çepeçevre donanmışlığı, incelmişliği ve nezih bir abide olarak toplumun içinde yerini almışlığıdır. Sokakbaşı romanında işaret edilen toplumsal hayat; toplumu oluşturan, belirlenmiş standartları taşıyan insanların değil de toplumun aslı; bu standartları yönetenlerin hayretler içinde izlediği imalat hatası fertlerin asıl hayatı kuşattıklarının ve her şeye rağmen irfanla, kendi inanç ve medeniyetlerinden gelen öz ferasetleriyle kendi toplumlarını oluşturdukları ipuçlarının işaret edilmesidir. Art niyetli toplum bilimcileri, yönettiklerini sandıkları toplumların, onca mühendislik çalışmalarının tesir edemeyeceği ve ansızın bütün planlarını yok edecek sade hayatlar nasıl bir potansiyelin varlığının işaretidir ayrıca… Romanın yapısının kurulması sorusuna gelirsek, şunlar söylenebilir. Gözünün önünde yaşananlara zabıt kâtipliği yapmak yeter bazı durumlarda. Her şey olup biterken izlersin ve izlediğin hadiseler ardı ardına dizilir geçer önünden. Önünden geçen hadiseler ilgi çekiciyse ve bir şeylere tekabül ediyorsa fotoğraflarsın. Fotoğraflamanın bir sunumu var elbette. İşte onun için de kimlere, hangi kesimlere hangi çerçevelerle sunacağına karar verir kare sınıflandırması yaparak bütünü oluşturursun.

Romanın estetik kaynağı nereden besleniyor sorusunun tam olarak cevabı Anadolu’nun her köyünde her kasabasında, her şehrinde, mahallesinde ve her sokağında mevcuttur. Dikkatlice zum yapıldığında görülür ki bu hayatları ve burada meydana gelen hadiseleri hikâyat ederken, bir romanda işlerken nasıl bir sadelikle estetiğin yaşandığını görürsünüz. Bir hocam “Hikâye için eğip bükmeye gerek yok. Hikâye ne kadar Anadolu zeminine inebiliyorsa, olanı, orada yaşanılanları yaşanıldığı şekliyle olduğu gibi, abartmadan, kurgulanmadan anlatıyorsa o kadar başarılıdır.” buyurmuştu. Yayımlanan ve yayına hazır romanlarımda, hikâyelerimde gözlem yapmam yetmiştir çoğu zaman. Ama bütün mekânları yerinde görmek, yaşamak kayd-u şartı ile… Bu hususta da zaten şanslıyım. Yazdığım her şeyin zaten ortasında yaşıyorum ben. Başka hayatları hikâyat etmiyorum. Bizi, bizim insanımızı ve onlarla birlikte yaşadıklarımızı anlatıyorum.

Yıllardır edebiyata emek veren bir yazar olarak genç okuyucular, genç yazarlar için neler tavsiye edersiniz?

Estağfurullah ile başlamalıyım bu sorunun cevabına. Samimi olmak her şeye yeter. İnsan ne yapıyorsa samimi olmalı. Heves etmeli bir şeye. İyi bir şeye heves edip yola çıkınca da müjde var zaten bu hususta. Önünün açılacağı müjdeleniyor. Evvela gençler böyle bir yerde durmalılar. Önce duruş, samimi, duruş. Diğer bir tabirle de pergelin iğnesinin bulunduğu merkez… İhtiyar denince Batı’da, bakıma muhtaç yaşlı, yaşlılar evi, hastaneler, sosyal hayatlarına engel anne, babaları akla gelir. Nine ve dedeleri bile akıllarına gelmez. Hoş, son zamanlarında öz anne babaları bile akla gelmemektedir. Bizde ise “İhtiyar” seçme, tercih etme, bilgi ve tecrübeyi akla getirir. Gençler çocukluk ile orta yaşlılık dönemlerinde “ihtiyar” olmalıdırlar heves ettikleri hususlarda. Yaşlılık manasına anlaşılan ihtiyarlık zamanlarına kadar azar azar okuyarak, araştırarak ulaştıkları bilgi seviyelerine genç yaşta ulaşmanın avantajını kullanabilirler ve bunu yapmalıdırlar. Çocuklukla orta yaşlılık arasında ihtiyar olmuş tanıdıklarım vardır. Onlara hep imrenmişimdir. Genç yaşlarına rağmen bin yaşındadırlar. Bilgileri, eşya ve hadiselere yaklaşımları, adap ve erkânları bin yaşındaymış gibidir. Zamanı iyi kullanmak bu olsa gerektir. Geri dönüşü olmayan heba edilmiş zamanları heba etmemekle başlayabilir gençler. Kendilerine bir heves alanı seçip, önlerinin açılacağı vaadi ve müjdesiyle birlikte yürüyebilirler girdikleri yolu.