“İnsan Özgür Görünse de Aslında Basit İptilalar Zindanında Yaşıyor”

İnsan; birbirine bağlayamadığı cümleleri olan, kendini affetmek için başkalarını affeden, zaaflar ve korkularıyla yüzleşmemek için kendini ayrıntıya veren, hayatın örsünde hem hemcinsleri hem de kendisi tarafından dövülen bir varlık. Bu tanım insana dair tanımlardan sadece biri ve böyle binlerce tanım mevcut.

Mostar Dergisi Mayıs 2017 Söyleşi / Sulhi Ceylan - Özgür Ama Tutsak

Söyleşi / Davut Bayraklı – Sulhi Ceylan

Kitabın yazı hikâyesini anlatır mısınız?

Özgür ama Tutsak, bir arayışın, kendi ben’imi bilme uğraşının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Nedense insanı anlamayı ve insanın marifetine ulaşmayı dert edindim. Gerçi ben dert edinmedim, dert edindirildim. İnsan, malumunuz bir esma terkibi ve bu esmaların özelliklerine göre hayatı yaşıyor. Hayat her an yeni bir tecelliye gebe ve işin en ilginç tarafı ise hiçbir zaman tecelliler tekrar etmiyor, hep yeni. Mesela hiçbir tekrar okuma, tekrar okuma değildir; bilakis her okuma yeni bir okumadır. İşte insanın da kendine ve dünyaya her bakışı yeni bir bakıştır ve bu bakış aslında insanın kendini bilme uğraşının bir sonucudur. İşte kitap bu saiklerle ortaya çıktı. İnsan denen muammanın bilinmesine dair kendi çapımdaki bir uğraşın sonucunda.

Neden Özgür ve Tutsak? İnsan hem özgür hem de tutsak olabilir mi? Bu paradoksu nasıl açıklıyorsunuz? 

İnsan diyorsak, orada öncelikle durmalıyız. Hem düşünce demek durmak demektir birazda. Kâinatın yaratılışından günümüze kadar insan sürekli kendini tanımlar. Yani insan kendini bir düşünce objesi haline getirebiliyor. Ben neyim, neden dünyadayım vb. sorular tarih boyunca sorulmuş ve sorulmaya devam ediyor. İşte burada şöyle bir tanım yapabiliriz: İnsan özgürken tutsak, tutsakken özgürdür. Çünkü insan dediğimizde beden, nefis ve ruh demiş oluyoruz. Bu üçünün birleşimi insanı oluşturuyor. Nefs toprak merkezliyken ruh gök merkezli… Dünyada olmak zaten başlı başına bir zindan, bedende olmak başlı başına bir zindan… Arzu ve şehvetlerinin elinde olmak da yine başlı başına bir zindandır. Ama insanın en kolay yaptığı şey kendini kandırmaktır. Çünkü insan, yaşamaya devam etmek zorunda. Bu yüzden bu kadar zindan içindeyken dahi kendini özgür hissedebiliyor, çünkü başka türlü vicdanını susturamaz. İşte özgür ama tutsak derken, görünüşte özgür olan insanın son derece basit iptilalar zindanında yaşadığını anlatmak istiyorum.

Kitapta “kendini bilmek” ve “ben”in hakikatine dair ilginç bilgiler mevcut. Ben’in karşılığı sizde nedir?

Tasavvufun ana konusu kendini bilmektir diyebiliriz. Derviş, her nefesinde Rabbine yolculuk yaptığı gibi kendi beninin marifetine dair de adım atar. Çünkü insanın bilinmesi Rabbin bilinmesi demektir. Ben’in bilgisine ulaşmak için tasavvufta seyr-i sülük denen manevî yolculuğun yapılması gerekir. Bu manevî yolculuk ise kalp ayağı ile gerçekleşir. İnsanın kendi benini tanıması, aslında kendini ayna tutması ve kendi ile yüzleşmesidir bir anlamda. Bu sebeple insan kendini yine bir başka insanda tanır. Yani insan, insanın aynasıdır. Kemâlât toplumsal hayat sonucu gerçekleşir. Bunun istisnaları vardır ama konumuz değil. “İnsan sahip olamadığı şeyi terk edemez.” derler. Elhak doğrudur. Sahip olunmayan değerlerin terkinden pay çıkarmak insana mahsustur ve insan ne yazık ki her türlü haliyle övünebilen bir canlıdır. İnsan, yüzleşmediği ve dahi sınavını vermediği meselelerle yüzleştiğinde kendisinin hiç de bildiği gibi biri olmadığının farkına varır. En derininde saklı olan ve kişinin kendisinin bile utanacağı halleri vardır; bu haller, yeri ve zamanı oluşmadıkça da ortaya çıkmaz. Bu sebeple insan olmak bir yolculuktur. Bu yolculukta diğer insanlarla karşılaşır ve kendimizi tanıma yolunda bir adım daha atarız. Çünkü her insan, diğer insan için potansiyel bir aynadır. Her aynada insan daha bir insanlaşır ve kemale doğru yürür. Tabii böyle bir derdi olanlar içindir bu durum. Bilakis insan insanın kurdudur felsefesini hayata geçirenler de yok değil!

Kitap üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm “Büyük Dert” adını taşıyor. Nedir bu dert?

Büyük dert, insanın kendini bilmesinin gerekliliğidir. Çünkü insan madde ve manaya uzanabilir. Fizik ve metafizik, insanda kendini aynı anda ifade edebilir. İnsan ise dengeyi sağlamakla yükümlüdür. Evet, insan olmak dert sahibi olmaktır. Gelenek “İman etmiş akla kalp” diyor.  İnsan olmak, nefis mertebelerini bir bir aşmak, kendini tanımak ve tanıdıkça hayrete düşmektir aynı zamanda. Efendimiz (s.a.v.); “Rabbim! Hayretimi artır!” buyurmuş. Büyük dert işte bu hayrete ulaşmak için çabalamaktır kısacası. Kendi benlik kuyusunu yine insanın kendisinin kazması ve kendi kazdığı kuyuya düşüp yine kendisinin çıkması…

Modern hayatın kıskacında kalmış insanın hakikat derdini anlatan yazılar olarak kitabınızı tanımlıyorsunuz. Arayış yazıları da diyebileceğimiz bu metinler mumdan kayıklarla ateşten denizleri geçmek zorunda olan insana ne ifade eder?

Bu metinler şehir insanının kendini arayışını anlatıyor; yani bizim. Şehir demek kesret, kalabalık demektir. Ayrıntının insanın her tarafını sarması ve sonuçta insanın kendini unutması demektir. Çünkü modern hayat başlı başına bir koşturmaca ve sürekli bir yerlere yetişme çabasıdır. İşte bu kıskaçta kalmış insana kalbinin yerini işaret eden; insan, bedenden çok kalptir diyen yazılardan oluşan kitap bu haliyle okuyanları öncelikle düşünmeye çağırıyor. Düşünmenin konusu ise insanın kendisidir.

Kitapta, hikâyelerin arkasındaki metaforu ortaya koyma çalışıyorsunuz. Dolayısıyla bir sembol çözümlemesi söz konusu oluyor. Peki, ya insan? İnsan bir muamma mı?

Zaten kitabın asıl meselesi de bu. İnsan denen muammaya yaklaşmak. Hakikatin yüzündeki peçeye meftun olmak…  Çünkü yolda yani hayatta “oldum” diye bir bitmişlik hali yoktur. Bilakis sürekli “yolda olmak” ve “olmak” halinde olmak vardır. İşte “olmak” halinde olan insanın muammasını çözmek ise işaretleri okumak demektir. Çünkü Allah, her an kulu ile bir şekilde, bir tecelliyle konuşmaktadır. Perdeye meftun olanlarsa perdenin arkasındaki hakikati göremezler. İnsan olmak aynı zamanda maveraya kurulu olmaktır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.); “Ya Rabbi, bana eşyanın hakikatini göster.” duası bu bağlamda son derece önemlidir.

Platon’un mağara istiaresi yüzyıllardır tartışılır. Siz de kitabınızda bu metaforu çözümlüyorsunuz. O halde, insan kendi mağarasından çıkabilir mi?

Konu insan olunca mağara benzetmesi üzerinde çok konuşulabilecek bir metafor haline geliyor. Her şeyden önce insanın kendine mağara olması söz konusudur. Kendine zindan olması yani… Platon, mağara istiaresinde sırtını ışığa dönmüş oturan insanlardan bahsediyor. Bu insanlar çocukluklarından beri kolları, boyunları ve bacaklarından mağaraya zincirlenmiş durumdalar. Yani tek gerçeklikleri mağarada bulunmak ve zincirli olmaktır. İnsanın mağarası ise bedeni oluyor bu benzetmeye göre. İçerde hapis halinde olan ise ruhudur. Zincirler ise şehvetleri ve günahları simgeliyor. Yani insan, kendi kendini hapseden bir konumdadır. Bunun sebebi de yine insanın kendi tutkularıdır. Mağaradaki insanların ellerinde ise sadece duyuları var. Hâlbuki duyular son derece yanıltıcıdır. Bu sebeple mağaradaki kişiler, arkalarından geçen insanların sadece duvara yansıyan gölgelerini görüyor ve bu gölgeleri hakikat sanıyorlar. Diğer bir durum ise alışkanlıklar. Mahkûmların ellerindeki zincirleri alışkanlık olarak da yorumlayabiliriz. Bu durumda mahkûmlar alışkanlıkları ile mağaraya bağlanmışlar. Alışkanlıkların ana özelliği ise güven vermesidir. Düşünmeden, her hangi bir sıkıntı çıkmadan yaşamayı sağlarlar. Sözün özü insan kendi mağarasından çıkmakla yani kendini bütünlemekle, dairesini tamamlamakla yükümlü bir varlıktır. Ama önce kendisinin hangi mağarada olduğunu tespit etmesi gerekir.

“Özgür ama Tutsak” kitabının merkezinde insanı anlama çabası var. Bu çabayı sizin Mostar dergisi ve Edebifikir.com’daki yazılarınızda ve “Çıplaklık Giyinir Hakikat” isimli şiir kitabınızda da görmekteyiz. Neden?

İnsan; birbirine bağlayamadığı cümleleri olan, kendini affetmek için başkalarını affeden, zaaflar ve korkularıyla yüzleşmemek için kendini ayrıntıya veren, hayatın örsünde hem hemcinsleri hem de kendisi tarafından dövülen bir varlık. Bu tanım insana dair tanımlardan sadece biri ve böyle binlerce tanım mevcut. Burada önemli olan kişinin kendi tanımına ulaşabilmesidir. Zira kişi kendi tanımına ulaşırsa Rabbine ulaşmak için de bir yol bulabilir. Çünkü Rabbin bilgisi “ben”in bilgisinden geçer. İnsanın elindeyse sadece kendisi var ve bu kendiliği çözümlemedikçe içindeki o koskoca boşluk boş olarak kalmaya devam ettiği gibi günah ve hırslarla dolar. Zira varlık boşluk kabul etmez. Diğer bir mesele hayata anlam verme meselesidir ve bu anlamı sadece kişinin kendisinin verebileceğini düşünüyorum. Yani herkes “kendisi, algısı” ve hatta “kalbi” kadar dünyaya anlam verebilir. Bu sebeple çok farklı anlam tanımlarıyla karşı karşıyayız. Her bir anlam tanımının kendince bir gerçekliği ve sorunları var. Tüm bunları düşündüğümüz zaman da ana konumuzun insan olması kadar doğal bir şey yoktur.

Son olarak, yazar bir okur olarak kendi eseriyle nasıl bir ünsiyet kuruyor? Siz Özgür ama Tutsak’ta daha önceki okumalarınızın nasıl bir etkisini gördünüz.

Kendimi ifade edecek bir sıfat söylemek istesem hemen “okur” derdim. Çünkü yazarlık sonradan gelişen ve oluşan bir şeydir. Okurluksa bir ömür devam eden bir şey benim için. Gerçi tasavvufta kitaplarını yakmak diye bir ritüel var ama o makamla benim bir ilgim yok. Tasavvufta dört terk var bildiğiniz üzere. Bunlar; dünya, ukba, hesti (benlik) ve terkin kendisini terk. Kitaplar da eğer “yol açan” sıfatından vazgeçip âdeta bir “put” olursa, yani sırf kitap okumak için kitap okumak halini alırsa terk edilmesi gerekir. Okuduğum her eser yazdığım yazıları besliyor. Ağırlıklı olarak tasavvuf, şiir ve felsefe okumaları yapıyorum. Yazarlık, okumak ve düşünmekle beslenen bir uğraş. Ve her okunan eser yazmak denen iptilayı kuvvetlendiriyor. Kendi açımdan farklı alanlarda yapılan okumaların bana olaylara farklı bakış açısı sağladığını söyleyebilirim. Algı seviyesinin değişimi ile doğruların değiştiğini göze alırsak okumak her zaman yazmanın öncesinde ve üstündedir bence.