Şaşırtıcı Rüyalar Görün: Oyuncak Tamircisi

Hikâye yazmak daha ziyade bir rüya görmek gibi olduğu için nefesi iyi ayarlayıp dalınabildiği kadar derine dalmayı değil de akıntıya kendini bırakmayı daha makul görüyorum. Yani “bugün bir hikâye yazmam gerek” diyerek kâğıdın tepesine tünemek yahut bilgisayarın boş ekranına bakmak akıl kârı değil. Hikâye kendi kendini yazdırır; kafadaki olay, yahut zihne çöreklenen karakter burnundan kulağından düşer yazarın; parça parça dökülür kağıda. Bir anda olup biter her şey.

Mostar Dergisi Mayıs 2017 Söyleşi / Mehmet Erikli - Mehmet Akif Duman

Söyleşi / Mehmet Erikli – Mehmet Akif Duman

Oyuncak Tamircisi kitabınız Semerkand öykü yarışmasında ikinci oldu.  Fakat daha öncesinde Mimesis, Platon’un Retorik Anlayışı, Dilde Belirsizlik ve Eş Anlamlılık gibi çalışmalara da imza attınız. Yani kurmacanın yanı sıra akademik alandaki çalışmalarınız da biliniyor. Çalışma masanızdan ve yazarlık hikâyenizden bize biraz bahseder misiniz?  

Masanın üstü epeyi kalabalık aslında. Şimdilerde aslı Almanca olan doktora tezimin Türkçe’ye çevirisi ile ilgileniyorum. Tam kesinleşmedi ama “Retorikten Belâgate, Mecâzdan Metafora” başlığı ile yayımlanması planlanıyor. Beş yıllık emeğin neticesi bu kitap. Ayrıca 25 kitaplık bir “Metafor Teorileri Serisi” düşünüyoruz. Bunun da ilk üç kitabı (Mukayese Teorisi: Aristoteles, Hegel; Etkileşim Teorisi: Richards, Black; Absürtlük Teorisi: Beardsley, Henle) bitti. Doktor unvanı resmiyet kazanır kazanmaz basılacaklar. Daha evvelden bir kısmı yayımlanan “Cinadem”e ilaveten iki de roman var yayımlanmayan (Cehennem ve Gassal). Öykü ödüllerinin sayısı yirmiyi geçti; bu öykülerin bir kitap olarak çıkması da yazışmalar arasında. Sanırım sadece edebiyatla ilgilendiğim için bu eserlerin yayımı gecikiyor ya da gecikecek.

Yazarlık hikâyesinin ciddiyet kazanması 2015 ve sonrasında. Daha evvelden, yazdıklarımı yayımlatmak için pek çaba harcamadım. Yayımlanan üç beş hikâye dışındakileri de imha etmiştim zaten. Sizin tabirinizle (ki isabetli bir tasavvur) “kurmaca” ve “akademik olan” arasında ciddi bir gerilim ve birbirini olumsuz anlamda etkileme potansiyeli olmasına rağmen ikisinin bir arada yürümesi nispeten zorunluluk oldu benim için. Yani okunmak için, anlatmak için, parçaları birleştirmek için yahut daha ulvi bir bakışla miras bırakmak için yazmıyorum; sadece kafamı dinleyecek bir yer bulamadığım için inşa etmem gerekiyor.

Oyuncak Tamircisi’ni okurken kurguda olduğu kadar dilde de bazı yenilik çabalarına giriştiğinizi görüyoruz. Kitaptaki öyküler bir tema etrafında toplanmıyor. Hepsi farklı bir hikâye sunuyor bize. Fakat öykülerdeki anlatıcı sanki bütün hikâyeleri dolaşır gibi karşımıza çıkıyor. Bunu da başarılı bir biçimde verdiğinizi görüyoruz.  Kendi öykünüzü nasıl tanımlıyorsunuz? 

Sondan başlamak gerekirse, sanırım öykünün tanımlanabilir olması sınırlandırmak anlamına geleceği için mümkün değil. Hem hacim, hem bakış açısı, hem de zaman aralığı bakımından deneysel ürünler verilmesine de çok müsait bir tür. Ancak kendimi daha ziyade “roman”a yakın gördüğüm için ya da metnin matematiğine daha aşina olduğum için evvela “karakter” üzerinden gidiyorum. Yani bir karakter yaratmak, biçimlendirmek ve detayları kesinleştirmek zihnen ciddi bir hamallık yahut kuluçka süreci gerektirdiği için kahramanı bir hikâyede bırakmak yahut terk etmek bazen mümkün olmuyor. Aynı kahramanın başka yerlerde, başka maceralarda konuşlanması aradaki ünsiyetten beslendiği için dile daha fazla odaklanmak ve hatta kurgusal denemeler yapmak da mümkün oluyor.

Sanırım her hikâye yazarının zihninde bir “karakter deposu” vardır. Klişeleri oradan ikmal eder.  Fakat metnin yazılmasına sebep olan “çekirdek olay” (de inventione yani buluş) orijinal karaktere bağlı olarak ne kadar tetiklenmeye ve kathartik döngüye sahip ise tema o derece etkileyici olur. Bu yüzden bence metin üç bölümden oluşur: Giriş, Gelişme ve Sürpriz.

Dilin gücü mü, hikâyenin kuvveti mi? 

Kelimeler sihirlidir. Bunu havada uçan harfleri, heceleri, kelimeleri yakalayıp hizaya dizmek ve efsunlamak gibi de düşünebiliriz. Bu, mevzubahis “çeviri” olunca ciddi anlamda kan kaybına sebep olmasına rağmen dilin kendi iç mekanizması için ciddi anlamda bir gerekliliktir. Yani hikâyecinin anlatım bozukluğu yapması, üslupta garabete düşmesi yahut kurgu hatası yapması affedilir gibi değildir de “roman” sathında bazı toleranslar mümkündür. Aksi halde bugünün bazı çok satan yazarlarının dile karşı takındıkları umursamaz tavrı başka türlü izah edemeyiz.

Hikâye yazmak daha ziyade bir rüya görmek gibi olduğu için nefesi iyi ayarlayıp dalınabildiği kadar derine dalmayı değil de akıntıya kendini bırakmayı daha makul görüyorum. Yani “bugün bir hikâye yazmam gerek” diyerek kâğıdın tepesine tünemek yahut bilgisayarın boş ekranına bakmak akıl kârı değil. Hikâye kendi kendini yazdırır; kafadaki olay, yahut zihne çöreklenen karakter burnundan kulağından düşer yazarın; parça parça dökülür kağıda. Bir anda olup biter her şey.

Ne anlatıldığı (içerik) kadar nasıl anlatıldığı (üslup) münakaşasında ben konuya odaklanıyorum. Daha evvelden ciddi anlamda resim sanatı ile uğraştığım için sanırım “metnin akıp gidişi” yahut “görselliği” (film gibi seyredilebilirlik anlamında) daha lezzetli geliyor bana. Dildeki bükülmeler, icatlar yahut genel anlamda denemeler ise akademisyenliğin kalıntıları olsa gerek.

Öykü yazarken belli rutinleriniz var mıdır, yoksa aklınıza estiği gibi kuralsızca yazanlardan mı sayarsınız kendinizi? 

Burası işin meslek sırrı üstat. Her insan için bazı tetikleyiciler vardır kanaatimce. Mühim olan zayıf ve kuvvetli tarafları iyi tetkik edip avantajı garantiye dönüştürmek. Bir süre evvel açıklanan Ümit Kaftancıoğlu yarışmasında birinci olan hikâyeyi Bursa’da (Tanpınar ödülü için gittiğimde) bir otel odasında yazmıştım. Kaşgârlı Mahmut Ödülü’nü alan uzun hikâyeyi dedem vefat ettiği gün tasarladım kafamda. Yahut GİO ödülünü alan uzun hikâye bir gecede, bir kâbustan sonra bitti. Esas olan sanırım hikâyenin zihindeki bekleme süresini tamamlayıp kendini dışarı çıkmak için zorlaması. Müellife düşen sadece bu doğum anını saygı ile gerçekleştirmek. Bu kusmak gibi, zehrin dışarı atılması gibi bir rahatlama hissi ile ödüllendiriyor sahibini.

Yine de ritüel babında şunları söyleyebilirim. Sadece gece yazabiliyorum, yarı karanlık bir ortamda ve yüksek sesli müzik eşliğinde. Sessizlikte çok fazla şey olup bitiyor benim için.

Son olarak Oyuncak Tamircisi okura ne vadediyor, okur Oyuncak Tamircisi’ni neden okumalı? 

Bu soruyu siz daha iyi cevaplarsınız ya da bir okur diğerine çok daha sarih biçimde izah eder. Ama iyi bir rüya göreceklerini ve şaşıracaklarını taahhüt edebilirim.