Gâvurun Yağlı Ketesine Meyletmemek

Tâbi olduğu milletin hesabından gayrı bir kârı olmayan kahramanlarımız, ortalık selamete erdiğinde, yine gözlerden uzak, bir lokma, bir hırka yaşamak derdini taşıyacaklardır. Yüzyıllardır ne savaşta ne barışta sırtları rahat görmemiş, ocaklarındaki kazanlarda milletin mayasını kaynatıp duran bu kahramanlar için bir vakit geldiğinde vatan eğer aç kalmanın vatanıysa, oturup şükretmek, yine de gâvurun yağlı ketesine meyletmemek makâmında olacaklardır.

Mostar Dergisi Temmuz 2017 Dosya

Dosya / Şahin Aslan

Bir tarih kitabının sayfalarında okunuyor gibi yaşadığımız bu zamanlar, şimdiye dek bize bizi anlatan rivayetlerin sahihliğine dair kuvvetli deliller ile yüzleşmemize vesile oldu. Kahramanlığın destanlardan bildiğimiz o efsanevî havasının, nasıl bir hakikate işaret ettiğini görmek çok da zor değil. Bir bilgenin dediği gibi: “Efsaneler, hakikatin çocukluk evreleridir.” Aynı zamanda hainliğin, düşmanlığın da kendilerine ayrılan o karanlık, puslu, labirentler arasında saklı, hayalî atmosferinden çıkıp ifşa olduğu zamanlardayız. Bu zamanın hakikate dost ve düşman olanları, hepimiz, yarınlarda bir efsane gibi yankılanacak bir tarihî gerçekliğin küçük ve büyük, iyi ve kötü karakterleriyiz.

Tam bir sene önce, 15 Temmuz günü, birçok efsanenin birçok kötülerinin, vaktiyle koca dedelerimizin sırladığı sayfalarından başlarını çıkarıp kaldırdıkları görüldü. Cehennem çukurlarında zincirlerinden çözülmüş mel’unlar, üç başlı ateş üfleyen ejderhalar, tepegözler, “yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi”, kimi bilmem ne bela ve daha neleri… Bir yanda ise Oğuznâmeler’den yürekleri gümleyen nice Alpler; Dede Korkut’tan Basatlar, Kazan Hanlar, Kazıklık Kocaoğlu Yigenekler; Cenknâmeler’den Allah’ın arslanına râm olmuş yiğitler, Çanakkale’den düşmana bir atımlık mermisini sırtlanmış Seyitler… O gün bütün bir milletin koca tarihi kendini doğrulamak için, anlatılanların beşikte bebeleri uykuya daldıracak masallardan ibaret olmadığını göstermek için, sayfalarına aramızdan yeni isimler katıp, bir sonraki çağrılışlarında o uluları da yanlarına alıp yeniden varmak için meydandaydı. Hem uzak hem yakın geçmişin, hem bugünün, hem de talibi olduğumuz istikbalin koyun koyuna olduğu, zamanın sınırlarının yok olduğu bir tecrübeydi bu millet için. Nasıl yaşanırsa öyle ölmenin, nasıl ölünürse öyle dirilmenin bir millet nezdinde ispatı gibiydi.

Yazının devamı; Mostar Dergisi Temmuz 2017 sayısında.