Milletimizin Kadim Geleneği: Büyük Komutanlar Yetiştirmek

15 Temmuz gecesinin karanlık kaosundan, minarelerden yükselen salâlarla aydınlık yarınına çıkabildiğimizin hikmeti açıktır. Elbette bu durum, tüm dünyayı şaşkına çeviren bir kahramanlığın; can, mal, rahat gibi beşerî kaygılardan soyutlanmış şehitlerimizin, gazilerimizin ve elleri yüreklerinde dua edenlerin vesilesiyle hayat bulmuştur. İşte o zor günde, yakın tarihimizin en uzun gecesinde, böylesi bir cesaret sergileyenlerin başında, Zekai Aksakallı Paşa gelmiştir.

Mostar Dergisi Temmuz 2017 Dosya / Zekai Aksakallı / Çizim: Melike Büyükçolpan

Dosya / Cüneyt Dal

Tüm medenî toplumlarda ordu, o ülke topraklarının korunması, insanların güven içerisinde yaşaması, asayiş ve düzenin sağlanması için memur konumundadır. Devletin en hayatî yapılarının başındadır ve karar mercii değil, icra ile yükümlü organlarındandır. Aksi takdirde sivil siyaset gelişemez, özgür fikir ve üretim ortamı sağlanamaz, baskı korkuya, korku kararsızlığa, kararsızlıksa umutsuzluğa ve başarısızlığa yol açar. İnsanlık tarihinin bugün gelinen noktasında her ne kadar kimi düşünürlerce “çoğunluğun diktatörlüğü” şeklinde yorumlansa da demokrasi, kabul gördüğü üzere –en azından şimdilik- cumhuriyet rejiminin en ideal uygulanış biçimi olarak görülmektedir. Eksisiyle artısıyla hâlihazırda var olan bir demokratik yapıya vurulan darbe, hak ve özgürlüklere, fikir hürriyetine ve istişareye, mahremiyet ve adalete vurulmuş demektir. Bu hususta çok uzaklara gitmeye lüzum yok. Meşru padişah II. Osman’ın 20 Mayıs 1622’de ve Sultan Abdülaziz’in 4 Haziran 1876’da kirli oyunlarla tahttan indirilmelerinden başlamak üzere 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve nihayet -korkulan gerçekleşmemiş olsa da risk potansiyeli bakımından- 15 Temmuz 2016 tarihlerinin zihinlerimizde neler çağrıştırdığı, hepimizin malumudur.

Sivil Siyasetin Kuvveti

Beş, altı yıl evvel bir tarihçi, döneminde gündeme oturan şu tespitlerde bulunmuştu: “Türkiye’de darbeler kaçınılmazdır. Çünkü Türkler, asker bir millettir. Her milletin bir hususiyeti vardır. Türklerinki ise asker meşrep olmaktır. Hem çocuklarınızı ‘Her Türk asker doğar!’ mottosuyla yetiştireceksiniz hem de ‘Bu ülkede neden darbeler oluyor?’ diye sorgulayacaksınız… Burada yapılması gereken şey, sivil siyasetin kendini kuvvetlendirmesi, demokrasinin dinamiklerinin güçlendirilmesidir.” O zamanlar bu düşünce, bana çok yerinde bir tespit olarak görünmüştü. Ancak şimdi baktığımda bunun, tümüyle yanlış olmamakla birlikte eksik bir yargı olduğu kanaatindeyim. Zira asker olmanın, asker doğmanın; bir takım ideoloji, inanç ve hükümleri silahla dayatmak, halkı bu suretle sindirmeye çalışmak demek olmadığı gün gibi aşikârdır. Nasıl ki savaşların kazanan tarafı yoktur, bu açıdan bakıldığında darbelerin de yıkıcı tarafları, yapıcı yönlerine nazaran kıyas götürmeyecek derecede çoktur. Malumunuzdur ki tarihimizde, bir vakitler gösterdikleri kahramanlıklarla nice zaferlere imza atan, ancak sonraları zorbalığın, barbarlığın membaı haline gelerek yozlaşan bir Yeniçeri Ocağı örneği vardır. Onların kaba kuvvetleri, nihayetinde Osmanlı tebaasının taşan sabrına, Sultan II. Mahmud’unsa halkı adına dehşetli intikamına toslamıştır.

Yakın Tarihimizin En Uzun Gecesi

Bizler, kadere ve gayba inananlar, şu ilahî ikazı hiçbir an göz ardı edemeyiz: “Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Enfâl, 30) Meseleye bu açıdan bakıldığında 15 Temmuz gecesinin karanlık kaosundan, minarelerden yükselen salâlarla aydınlık yarınına çıkabildiğimizin hikmeti açıktır. Elbette bu durum, tüm dünyayı şaşkına çeviren bir kahramanlığın; can, mal, rahat gibi beşerî kaygılardan soyutlanmış şehitlerimizin, gazilerimizin ve elleri yüreklerinde dua edenlerin vesilesiyle hayat bulmuştur. İşte o zor günde, yakın tarihimizin en uzun gecesinde, böylesi bir cesaret sergileyenlerin başında, Zekai Aksakallı Paşa gelmiştir.

Yazının devamı; Mostar Dergisi Temmuz 2017 sayısında.