Paşa Kapısı

Kıbrıs’taki olaylar tırmanıyordu (Paşa, tarihi kırk sene geriden takip ediyordu. Herkes bu zaman kaymasına uymak zorundaydı yoksa divânıharp’te idam edilmek işten bile değildi). Rumlar acımasız bir müslüman avı başlatmışlardı. Kapılar arkasında Türkiye'nin müdahale ihtimali konuşuluyordu. Fakat bütün karşı dünyaya rağmen bunun gerçekleşmesi pek mümkün görünmüyordu.

Mostar Dergisi Temmuz 2017 Dosya / Çizim: Fatih Aydın

Dosya / Ali Söyler

Paşa’yla 15 Temmuz öncesi birçok defa görüşmüşlüğümüz vardı. 15 Temmuz benim için Paşa’nın bin senedir beklediği fırsatı bulup isimsiz büyük bir kahraman olarak tarihe geçtiği bir halk destanıydı. Dünya durdukça bu destan izbe bir yerlerde sessizce okunup duracaktı. Paşa kapısına son gidişimi defterime şöyle kaydetmişim: “Hafize Yüzbaşı’yı bir masal canavarı olarak gördüm. Aşkı, göğsündeki mahpushanede ölmüş bir bedbaht olarak gördüm. Despot bir diktatör olarak veya gerçekten lakabını aldığı rütbe gibi kurmay bir yüzbaşı olarak da gördüm. Fakat onu, ilk defa bu kadar aciz ve naçar görüyordum. Bir filin cesametini hatırlatan gövdesinden, yankılanarak dökülen ve şelaleyi andıran sesi gitmiş, yerine yardıma muhtaç bir garibin mükedder fısıltısı gelmişti. Henüz içeri girmeden halimi hatırımı sordu: “Nasılsın bakalım?”

Hafize Yüzbaşı’nın bu sevecenliğini hayra yormadım. Yüzünde rütbeleri sökülmüş bir askerin edası vardı. Pek sevdiğim bir romandan alıntıyla cevap verdim ona: “Hep öyle…”

Gazi’yi elimden alıp kaloriferin yanındaki askıya yerleştirdikten sonra Paşa’nın odasını işaret etti: “Seninki çıldırdı yine.”

Bu cümlede muhkem bir ayetin kat’iliği vardı. “Seninki çıldırdı yine.”

Normal şartlar altında endişelenmem icap ediyordu. Oysa insanlık ve delilik arasındaki mesafenin gitgide açılması benim kalbimi kırıyordu. Deliliğin, velayetin ilk adımı sayıldığı çağlardan kapkara binaların ve para destelerinin zekâ parıltısı kabul edildiği zamanlara terakkî etmiştik. Ve bu kâbusa “medeniyet” diyorduk.

Yazının devamı; Mostar Dergisi Temmuz 2017 sayısında.