Güçlü Olan Değil, Ahlâklı Olan Kazanır

Osmanlı’dan beri içine düştüğümüz güç ve güçsüzlük sendromu sonrasında ürettiğimiz her reçete bizi fazlasıyla hasta etti. Çünkü biz gücün ya da kuvvetin içinde bir ahlâk, bir merhamet olması gerektiğine inanırız. İnancımız bize bunu söyler. Güçlü olmaya çabalarken ahlâkî değerlerimizi ve dışımızdaki dünyaya karşı içimizde beslediğimiz merhameti kaybedemeyiz. Eğer bu değerleri kaybedeceksek o gücü alamayız, kullanamayız. Maziye dönüp baktığımızda hem güçlü hem de ahlâklı olan toplumların gücün ahlâkından değil de ahlâkın gücünden beslendiğini görürüz. Sadece bu noktadan hareket ederek müslümanların Batı dünyasını güç ve ahlâk konusunda örnek alamayacağını tespit etmeye gerek bile yok. Batı felsefesinden hareket ederek güçlü olmaya kalkan, gücün sınırlarını ne olursa olsun başarılı olmak olgusunun çizdiği düşüncelerin ne kadar yanlış yollara sapacağı da bir başka gerçektir.

Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmeye başladığı ve Batı dünyası karşısında birbiri ardına yenilgiler yaşadığı 18. yüzyıldan sonra Osmanlı münevverleri kötü gidişin tahlilini yapmaya
başlamışlardı. Çünkü asırlarca üç kıtada at koşturan, gittiği her yere adalet götüren bir devletin zaafa düşmesi ve devamlı güç kaybetmesi kolay kabul edilecek bir durum değildi. Devlet erkânı ve münevverler de bir türlü önlenemeyen bu çöküşün nedenleri üzerinde duruyorlar ve bir çözüm üretmeye çalışıyorlardı.

Viyana kapılarına kadar dayanan, Avrupa’yı dize getiren devletin içine düştüğü durum ilk olarak “güç kaybı” yaşanmasına bağlandı. Dün güçlü olduğu için adaleti tesis ettiğini, geniş bir coğrafyaya hükmettiğini kabul ederek tekrar eskiye dönülmesinin yolu da “kaybedilen bu gücün” tekrar geri kazanılması olarak tespit edildi. Öncelikle işe orduya el atarak başlandı. Osmanlı ordusu elden geçirilmeye ve yenilenmeye çalışıldı. Ancak buna rağmen cephede beklenen askerî zaferler bir türlü gelmiyordu. Belki de yanlış olan devletin kurumlarındaki yapılanmadır diye düşünüldü ve Batılı devletlerin yapılanmaları taklit edildi. İstenen başarı yine de bir türlü sağlanamayınca değişim sosyal hayata sirayet etti. Sarık çıktı yerine fes geldi.

Bitmeyen Teşhisler

İstanbul’da caddelerde, sokaklarda kendi mimarimizi görmeye ara verdiğimiz bir dönem de olmuştu. Değişimin sancıları her yerde hissediliyordu. Artık Batılı mimari de kendisine uygulama alanı buluyordu. Tam bu tedbirlerin, değişimlerin hiç birisi işe yaramıyor derken yabancı dil sevdası başladı. Artık kendi dilini ve gramerini bir kenara bırakan ve bu alanda da Batı’ya yüzünü dönen bir grup peyda oldu. Kendi dilinden utanan Fransızcaya sarılan bazı aydınların çözümü de derde deva olamamıştı.

Eski ihtişamı ve gücü geri kazanabilmek adına yeni çözümler üretiliyor ve her birisi bir bir deneniyordu. Dil meselesinden sonra yeni okullar kuruldu, yeni anlayışla eğitim modelleri değiştirildi. Ancak yine de istenen olmadı ve devletin günbegün erimesinin önüne geçilemedi. Son bir hamleyle Meşrutiyet ilan edildi, anayasa yapıldı. Ancak yine aynı sonuçla karşılaşmıştık: Başarısızlık.

Çareler Çözüm Olmayınca!

Tüm çareler denenmiş ancak istenen başarı yakalanamamış, sonuçta da süreç devletin ve hilafetin yıkılmasına kadar gelip dayanmıştı.

Ali Muhsin Türkoğlu’nun hazırladığı yazının devamı Mostar Dergisi Eylül 2017 sayısında.