“Münazara ve Mücadele Kabiliyetimizi Kaybettik”

Ülkemizde Ehl-i sünnet müdafaası dediğimizde, akla ilk gelen isimlerden birisi Ebubekir Sifil Hoca. Eserleri, yazıları, sahadaki konferansları, TV programları ve derslerini tamamıyla bu alana odaklamış durumda. Kendisiyle son günlerde gündemde olan münazara üzerinden başlayarak münazara geleneğimizi, faydalanamadığımız ilmî mirasımızı, müslümanlara karşı yürütülen propaganda faaliyetlerini konuştuk.

Ebubekir Sifil - "Münazara ve Mücadele Kabiliyetimizi Kaybettik"

Hocam öncelikle biz maalesef bazı meseleleri ekrandan münazaralarla, tartışmalarla öğreniyoruz. Fakat tarihi süreçte biliyoruz ki bütün bu konulara cevaplar vermişler, birçok eser yazmışlar. Mesela İmam Gazâlî hazretleri Minhacü’l-Abidin’de öğrenilmesi farz ilimleri anlatırken “münazara ve mücadele için bu ilimleri öğrenme, bunu binlerce ehl-i sünnet İslâm âlimi yapıyor” diyor. Demek ki mücadele ve münazaraya ihtiyaç var. Bu vazifeyi devamlı olarak ifa edecek âlimler lazım. Buradan başlayalım isterseniz.

Selef-i salihine baktığımız zaman bu noktada iki farklı tavır görüyoruz. Bunlardan biri tehlikeyle, meydan okumayla, tehditle karşılaşmamış yüzleşmemiş, dolayısıyla cedele, münazaraya çok fazla ihtiyaç duymayan bir anlayış. İmam Mâlik hazretleri, hiç Medine’den dışarı çıkmamış. Hac, umre dolayısıyla bir çekim merkezi halinde olduğu için Medine-i Münevvere, çok yabancı fikir ve bidat akımlar falan yok orada. İmam Mâlik’in böyle bir derdi olmamış. Bu tür şeylerin sorulmasını, tartışılmasını, gündeme getirilmesini doğru bulmamış. Ama Küfe’ye, Irak’a gidin. Oralar kum gibi kaynıyor. İslâm dünyasının farklı kültürlere, medeniyetlere açıldığı kapı durumunda burası. Oradaki yapı ve tutum çok farklı.

“Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgisi çok büyük ölçüde tehdit altındadır”

İmam Ebu Hanife hazretleri, Kufe’den Bağdat’a en az yirmi sefer gider. Orası Mutezile’nin, Kaderiye’nin yuvalandığı bir yer. Bağdat ve Basra… Oraya gidiyor, oradaki Kaderîlerle, Şiîlerle münazaralar, mücadeleler yapıyor. İslâm dünyasının başından yirminci asra kadar ümmetin itikadını, amelini, istikametini koruyan müesseseler hep olmuş. Medreseleri olmuş, tekkeleri olmuş, âlimleri olmuş. Tebliğ ve irşad faaliyeti, emr-i maruf, nehyi münker faaliyeti hiçbir zaman durmamış. Tıpkı fetih gibi, gaza gibi, cihad gibi bu da onun bir mütemmim cüzü olarak, hatta belki muharrik unsuru olarak devam etmiş. Günümüze geldiğimizde bu mesele, birkaç kat daha fazla ehemmiyet kazanmış durumda. Çünkü ümmet korunaklarını kaybetti. Köklü müesseselerini kaybetti. Geleneğini, tecrübesini, hafızasını büyük ölçüde kaybetti.

Öldü diyemeyiz, ölmedi hamdolsun, ölmez de… Ama çok zayıfladığı bir gerçektir. İslâm dünyasının gündemine bakıldığında yeni yetişen nesillerin itikadi çizgisine, İslâm anlayışına ve algısına bakıldığında bu söylediğim şey çok daha net görülebilir. Özel olarak ülkemizde, genel olarak İslâm dünyasının hemen her tarafında artık, bu ümmetin en temel varoluş ahası Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgisi çok büyük ölçüde tehdit altındadır. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat olmak ne demektir, buradan tutun da, Nuh’un gemisi mesabesindeki bu çizginin müdafaasına kadar pek çok alanda derin boşluklarımız var. Eskiden İslâm dünyasında herhangi bir bidat akım, herhangi bir yerde ortaya çıkıp duyulmaya, sözü edilmeye başladığında mutlak surette orada İslâm âlimleri harekete geçiyor. Ona ilmî zeminde gerekli mukabeleler, cevaplar veriliyor.

“Ehl-i sünnet âlimler, müesseseler ne zaman zayıflamışsa bidat akımlar hemen ortaya çıkmış…”

Tarihte bir şeyi daha gözlüyoruz. Ehl-i sünnet âlimler, müesseseler ne zaman zayıflamışsa bidat akımlar hemen ortaya çıkmış pıtrak gibi uç vermiş, boy vermiş ve yayılmaya başlamış. Özellikle hicri 4., 5. ve 6. asırların Bağdat’ı, Basra’sı böyledir. Bunlarda Batıniyye’den tutun, Müşebbiheye, Mücessimiye kadar, Mutezile’den tutun Cebriye’ye, Cehmiye’ye kadar her türlü akım kendisine alan bulmuş. Bunlar zaman zaman siyasi iktidarları ciddi biçimde tehdit etmiş. Batınî-Karmatî çizgi öyle bir noktaya kadar ilerlemiş ki, gelmiş Hacerü’l-Esved’i Kâbe’den sökmüş, almış götürmüş; kendi merkez olarak kurdukları Irak coğrafyasında 7-8 sene orada kalmış. Bu noktaya kadar gidebiliyor. Devletler kuruyorlar. Bir Abbasî hilafeti varken öbür tarafta Batınî bir çizgi üzerinde bir Fatımî devleti kurabiliyorlar. Günümüzde bu, özellikle 19. asırdan günümüze doğru gelindiğinde çok daha bariz bir şekilde görülüyor. İslâm dünyasının kalbinde 19. ve 20 asır petro-dolarların da verdiği avantajla bir Suud Vahhabiliği yetiştirildi, palazlandırıldı. Emperyalist Batı’nın da açık desteğiyle orada bir devlet kuruldu.

O coğrafya Osmanlı’dan kurtarıldı. Şu anda İslâm dünyasında gördüğümüz Selefî çizgi, tekfirci çizgi bütün itikadî, ideolojik ilmî malzemesini buradan alıyor. Şunu çok net biliyoruz Daeş ele geçirdiği bölgelerde, eğitim faaliyetleri yürütüyor. Oralarda ilkokul yaşındaki çocuklara en birincil mesele olarak akide öğretiyorlar.

Okuttukları metinler Muhammed bin Abdülvahhab’ın metinleri değil mi hocam?

Elbette. Bu çok bilinen bir şey. Dolayısıyla bir devlet var karşımızda. O devletin aklı var, gücü var, imkânları var, stratejisi var ve onun İslâm dünyasının her tarafına etkisi var. Beri yanda 1970’lerin sonunda yanı başımızda, İran’da bir Şiî devleti kuruldu. O da ikinci bir başat güç olarak ortaya çıkmış durumda. Geçenlerde bir rapor geçti elime. El-İslâmü’l- Yevm adlı bir müessese neşretmiş. Yedi yüz sekiz sayfalık “Afrika’da Şiîleştirme Çalışmaları Üzerine” adlı bir rapor. Bundan 15-20 sene önce tek bir Şiî’nin yaşamadığı Afrika ülkelerinde bugün neredeyse Şiî nüfus, nüfusun yarısına gelmiş durumda. Özgül ağırlıkları bir kere çok fazla. Orada bir devlet aklı var, devlet imkânı var, devlet stratejisi var. Ve bunlar enteresan biçimde emperyalist ülkelerde çok dostane ilişkilerle yürütüyorlar bu işleri. Baktığınızda ortada, buharlaşmış durumda bu ümmetin tarihten ana gövde olarak tevarüs ederek getirdiği Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgi var.

“Tecrübemizi ve hafızamızı kaybettik”

Artık bugün Eş’arîlik ve Maturidîlik adı anılmaz hale gelmiş durumda. Bu iki mezhepten bahsedildiğinde sanki arkaik bir şeyden bahsediyormuşsunuz gibi anlaşılıyor, öyle algılanıyor. İslâmî hassasiyeti çok yüksek genç nesiller arasında Eş’arîlik ve Maturidîlik maalesef imaj, itibar ve itimat kaybetmiş durumda. Manzara bu. Bu manzara içerisinde gerek İslâm dünyasında gerek Türkiye’de resmi yahut özel eğitim kurumları, din işlerini tedvir etmek üzere kurulmuş müesseseler var. Bunlar bu
savaşın neresindeler diye baktığınızda, münferit gayretler, hassasiyetler, faaliyetler dışında çok etkili bir yapı, çok güçlü bir ses göremiyoruz. Çünkü tecrübemizi ve hafızamızı kaybettik. Yani bir münazara ve cedel tecrübemiz vardı bizim, ama bunu kaybettik. Artık
çoğu insan böyle bir ilmi münazara söz konusu olduğunda “Ya, bunları meşhur etmeyin. Niye çıkıp bunlarla bu işleri konuşuyorsunuz?” gibi tepkiler gösteriyorlar.

Tam bu noktada hocam, kaynaklarımızdaki üslubun farkında değiliz maalesef. Mesela İmam Gazâlî hazretlerinin Tehafüt’ünde sadece delillendirme yoktur, muhatabının hamakatini de açıkça yüzüne vurur. İşte tam bu noktada, münazara tecrübemize dair geçmişimizi nasıl hatırlayacağız, bu mirastan nasıl besleneceğiz?

Bizim medreselerimizde müfredat içerisinde Âdâbü’l-bahs ve’l-Münâzara diye bir ders, bir literatür vardır. Orada talebeye araştırma, inceleme yapma ve münazaranın tekniği öğretiliyor. Günümüzde Araştırma Teknikleri diye derslerimiz var. Orada da cedelin ve
araştırmanın teknikleri, incelikleri ve yöntemleri öğretiliyor. Bu sadece teorik bir ders olarak öğretilmiyor. Aynı zamanda belli zamanlarda, belli konular tahsil edilerek karşılıklı yapmaya teşvik ediliyor. Bunun üzerinden puan alıyor talebe. Bunu o alandaki yeteneklerini ortaya çıkarmak, tecrübe olarak geliştirmesine fırsat vermek için yapıyorlar. Ne yapılabilir?

Ali Sözer’in Ebubekir Sifil ile yapmış olduğu söyleşinin devamı Mostar Dergisi Eylül 2017 sayısında.