Operasyon 1915

Operasyon 1915; Osmanlı’nın artığısınız dediklerinde kahroluyorum diyen Kerküklü nineye, bizi kimlere bırakıp gidiyorsunuz diye haykıran Şamlı dedeye, Halepli mücahitlere, Bosnalı teyzeye, iki patik ördüm köyüme ilk gelen Türk askerlerine vereceğim diyen Ahıskalı geline, ordumuza katılmak için ceketini satan Pakistanlı gence, şahadet parmağını İsrailli askerlere uzatarak bir gün gelecekler diye ağlayan Gazzeli bir çocuğa adanmış.

Yürek Coğrafyamıza İnen Sancıların Tarihi

Yakın tarihimiz hakkında yazılan eserlere her geçen gün ilgi artıyor. Tarih ve siyaset bilimi
araştırmaları ve bu konuda yazmış olduğu denemeler ve makalelerinden tanımış olduğumuz Ozan Bodur’un Eşik Yayınları’ndan çıkan “Operasyon 1915” isimli eseri sanıyorum ki bu alanla ilgilenen okuyucuların hemen dikkatini çekmiştir. Kitabı değerlendirirken “yürek coğrafyamıza inen sancıların tarihi” dense yeridir. Hakikaten, Operasyon 1915; Osmanlı devletinin en dağdağalı zamanlarında, hilafetin ve saltanatın öneminin her zamankinden daha ziyadeleştiği, bunun karşısında dış mihrakların Osmanlı üzerindeki kötü emellerini her zamankinden daha fazla aşikâr hale getirdiği bir zaman dilimini ve bu zaman diliminde geçen olayları kapsıyor.

Bodur’un kitabı bildiğimizi düşündüğümüz birçok konuyu tekrar sorgulamamızı sağlayacak bir bakış açısına sahip. Yazarın, tarihî gerçekleri bulandırmadan, hatta daha berrak hale getirerek kurguladığı ince bir zekâ ürünü olan romanı, sadece politik Siyonizm’in kurucusu
Theodor Herzl’den Sultan II. Abdülhamid’e, Teskilât-i Mahsusa’dan Meclîs-i Mebusân’a geniş bir bakış acısıyla topraklarımızı nasıl kaybettiğimizi değil; aynı zamanda cihan devleti ruhunu da nasıl yitirdiğimizi anlatıyor. Eseri okurken özellikle yazar Okay Tiryakioğlu’nun kitabı değerlendirdiği bir kısım tespitleri oldukça hoşuma gitti. Tiryakioğlu’na göre Bodur’un romanı istihbarat örgütlerinden bilim laboratuvarlarına, spor kulüplerinden tarihin kanlı cephelerine uzanan kışkırtıcı bir konsept; sağlam bir kurgu ve elbette arşiv belgelerine dayanan birçok gerçeği ihtiva ediyor.

Bir kitabı okurken nedense en çok -eğer varsa- ithaf yazılan kısımlara dikkat kesiliyorum. Bodur, romanına alışılagelen ithaflardan çok daha başka bir girişle başlamış. Kitap, Osmanlı’nın artığısınız dediklerinde kahroluyorum diyen Kerküklü nineye, bizi kimlere bırakıp gidiyorsunuz diye haykıran Şamlı dedeye, Halepli mücahitlere, Bosnalı teyzeye, iki patik ördüm köyüme ilk gelen Türk askerlerine vereceğim diyen Ahıskalı geline, ordumuza katılmak için ceketini satan Pakistanlı gence, şahadet parmağını İsrailli askerlere uzatarak bir gün gelecekler diye ağlayan Gazzeli bir çocuğa adanmış. Yürek bohçasında bize dair ağıt ve umut taşıyan her yere, her sese, herkese…

Theodor Herzl’in Filistin Planları

Roman, tarih ve mekân verilen kısımlardan oluşacak şekilde parçalar halinde yazılmış. Her kısımda farklı bir olay anlatılıyor. Örneğin ilk kısım 28 Ağustos 1897’de Grand Hotel Les Trois Rois’de geçiyor. Bu kısım Theodor Herzl’in Filistin planlarına odaklanıyor. Herzl, yönlendirdiği bir cunta sayesinde askerî gemilerle Yıldız’a bir baskın yapıp Sultan Abdülhamid’e, Filistin tekliflerini zorla imzalatmayı bile aklından geçiriyor. Jöhn Türkler’in içine sızarak ordu içinde sultana düşman bir kitle oluşturmayı planlıyor. Tüm isteklerinin zamanla Siyonist lobiler ve mason locaları sayesinde yapılmaya başlandığını görüyoruz. İşte böyle hamlelerle Sultan kıskaca alınıyordu.

Tarihte Theodor Herzl, Siyonist İsrail Devleti’nin kurucu babası olarak biliniyor. Bu karanlık adam Filistin’e geldiğinde günlerce bıkmadan usanmadan çalışıyor, gezip not tutuyor. Avrupa’ya döndüğünde Dünya Siyonist Teşkilatı’na onlarca sayfalık bir Filistin raporu sunuyor, bu raporun romanda da geçen son cümlesi oldukça çarpıcı: “Filistin çok asil ve güzel bir kadın ama 500 yıldır Türk diye bir adamla evli!”

Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise Çanakkale, Mısır, Hamidiye Tablası, Beylerbeyi Sarayı, İstanbul, Siyonist Mafruza kampı, Türk Savaş Bakanlığı, Güney İngiltere Portsmouth, İskenderiye, Limni Adası, Türkiye’nin Doğusu, Pera Palas Oteli, Seddülbahir, Londra gibi mekânlarda geçen olaylar farklı bir kurguyla anlatılıyor. Romanın asıl gövdesini daha çok Çanakkale Kıyamet Savaşları oluşturuyor. Bu coğrafyalarda geçen bitmez tükenmez harplar neticesinde Osmanlı çok toprak kaybediyor, yüz binlerce şehit veriyor.

Operasyon 1915 Nedir?

Operasyon 1915’in kronolojisi de oldukça ilgi çekici. İlk olarak Akdeniz’de İngilizlere casusluk yapan Siyonistler, İskenderiye’ye sürülüyor. İskenderiye’de biriken 20 bin Siyonist için İngilizler tarafından barınma kampları açılıyor. Daha sonra Kahire Siyonist kamplarında eğitim alan Yahudiler, İngiliz Ordusu içinde savaşmak için Çanakkale’ye geliyor.

Bir sonraki hamle olarak Kahire’de bulunan İngiliz Askerî Haberalma Servisi ve Siyonistler tarafından tasarlanan 1915 Ermeni olayları başlıyor. Çanakkale’de şanlı ordumuza yenilen İngilizler, Mısır’da tekrar güç toplamaya çalışıyorlar. Sonra İngiliz İstihbaratının tasarladığı Arap İsyanı patlak veriyor. İngilizler bu isyanı kullanarak Gazze’yi işgal ediyorlar. Gazze kapısının açılmasıyla Kudüs’ü işgal eden İngilizler, Armegedon (Kıyamet Savaşları) savaşları sonucu Halep’e kadar olan toprakları elde ediyorlar. Halep’in düşmesiyle Kilis hattına gelen İngilizlerle Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanıyor ve böylece İngilizler önce Çanakkale’yi sonra payitaht olan İstanbul’u işgal ediyor. Yapılan tüm operasyonlar neticesinde 600 yıllık koca Osmanlı çınarı devriliyor.

Ozan Bodur, romanında son dönem tarihimizi farklı bir kurguyla başarılı bir şekilde anlatıyor. Her satırını merakla okuduğumu söyleyebilirim. Yazara göre Siyonist ve İngilizler için sadece Türklerin topraklarını almak yeterli değildir. İleriki yıllarda yeni Ortadoğu’da
problem çıkmaması için onlara bu gücü ve ruhu veren faktörleri de yok etmek gerekiyordu. Nasıl ki Abdülhamid Han’ı tahttan indirmek için Emanuel Carasso kullanılmışsa, nasıl ki dünya savaşında Filistin’de bir İsrail Devleti kurmak için Weizmann ve Jabotinsky vazifelendirilmişse, Türkler’in ruhunu alma görevi de bir gizli Siyonist’e verilmişti; Haim
Nahum’a’! Roman’dan öğrendiğim en önemli düşünce ruhumuzu kaybetmediğimiz sürece bizi asla yenemeyecekleri idi.

Arif Akbaş | Kebikeç